Poli

Islah ve Reform Partisi’nden Yeniden Doğuş Partisi’ne: Kıbrıs’taki Göçmen Siyaseti

Mete-Hatay
Mete-Hatay

Ocak 2018 erken seçim sonuçlarının birçokları açısından en önemli sürprizi iki yıl kadar önce Türkiyeli göçmenler tarafından kurulmuş olan Yeniden Doğuş Partisi’nin %7 civarı bir oy alarak Meclis’e iki milletvekili sokması oldu. Uzun bir süredir Kıbrıs’taki değişen nüfus yapısından dolayı toplumsal bir depresyon geçiren birçok Kıbrıslı Türk, YDP’nin seçimde başarılı çıkmasıyla adeta, toplumsal panik diyebileceğimiz yeni bir aşamaya girmiş bulunmaktadırlar. Bununla birlikte, seçilen milletvekillerinden bir tanesinin yeniden dolaşıma sokulan, 15 yıl önce yazdığı ve Kıbrıslı Türk barışseverleri tehdit eden yazıları ise bu paniğin en üst seviyelere çıkmasına katkıda bulunacaktı. YDP’nin diğer seçilmiş adayını ise herkes yakın zamanda CTP Milletvekili Doğuş Derya’ya yaptığı hakaretlerden tanıyordu. Böyle olunca tabii ki YDP’nin imajı birçok Kıbrıslı Türk tarafından daha doğmadan lanetlenecekti. Partinin başkanı Erhan Arıklı yazdıklarından dolayı birkaç defa özür dilemiş olmasına rağmen toplumsal hafıza o dönemde yazdığı korkunç şeyleri unutmamıştı. Diğer Milletvekili Bertan Zaroğlu ise mahkeme tarafından taciz suçundan yargılanmış ve suçlu bulunmuş olmasına rağmen Derya’dan hala daha özür dilememiştir.

 

Bugünkü yazının ana konusunu tabii ki bu iki siyasetçi oluşturmamaktadır! Bu yazımda daha çok 1974’ten bu yana kurulmuş olan Türkiyeli göçmen partilerine bakmaya çalışacağım. Bugüne kadar hangi göçmen partilerin Kıbrıs Türk siyaset arenasına katıldığını, ortak yönlerini, göçmen siyasetini, onlara gösterilen tepkileri ve bu partilerin kuruluş amaçlarını ve sosyolojik arka planlarını incelemeye çalışacağım. Bunu yaparken de gerek geçmiş çalışmalarımdan gerekse son 6-7 yıl içerisinde yapılmış iki önemli çalışmadan yararlanmaya çalışacağım. Mehmet İnanç Özekmekçi’ye ve Hatice Kurtuluş ve Semra Purkis’e şimdiden yapacağım uzun alıntılardan dolayı çok teşekkür ederim. Özellikle Özekmekçi doktorası sırasında o dönemin göçmen siyasetçileriyle yaptığı söyleşilerle bize paha bulunmaz bir içeriden bakış sunmaktadır.

 

Kıbrıs’ın kuzeyine Türkiye’den yapılmış ilk büyük göç hareketi Şubat 1975 ile 1979’un son ayları arasında gerçekleşmişti. 20 Temmuz 1974 harekâtı sırası ve sonrasında yerinden edilen Rumların, Ada’nın Güney kesimine sığınmalarıyla birlikte geriye boşaltılmış onlarca köy, mahalle, iş yerleri ve alt üst olmuş bir coğrafya kalmıştı. Sosyolog Hatice Kurtuluş ve Semra Purkis, Türkler ve Rumların artık homojen bir biçimde Ada’nın iki ayrı kesiminde toplanmasının Kıbrıslı Türk siyasi liderliğine, bu coğrafyada bir “vatan” yaratabileceklerine dair kuvvetli bir özgüven sağladığını iddia ederler (Kurtuluş ve Purkis 2014). Tabii ki ele geçirilmiş bu coğrafyanın sürdürülebilir olması için Ada’da yeterli bir nüfus yoktu. Savaştan sonra Ada nüfusunun %18’ini oluşturan Kıbrıslı Türkler, coğrafi olarak Ada’nın %35’ine yakın bir bölümünü kontrol eder bir halde bulmuşlardı kendilerini. Boş yerleşim yerlerinin yanında işçisini bekleyen fabrikalar, oteller, bahçeler vardı. Özekmekçi bu konuda şu önemli noktaya parmak basar, “Ada yönetimine ilişkin politik güç dengelerinin, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasından bu yana Rumlar ve Türklerin nüfus oranlarına bağlı olarak şekillendiği düşünüldüğünde Türkiye’den gelecek göçmenlerin Kıbrıs’ın geleceğine ilişkin olası bir çözümde Ada’daki Türk nüfusunun lehine bir durum yaratması beklendiği çok da inkâr edilebilecek bir varsayım değildir. Bu durum ise Türkiye’nin Ada üzerindeki stratejik hesaplarıyla ve bununla ilgili olarak ileriye dönük bir nüfus projeksiyonu beklentisiyle yakından ilişkilidir” (a.g.e, 2012). Bu konuda birçok çalışması olan Hatice Kurtuluş ve Semra Purkis de bölünmeden sonra ortaya çıkan işgücü açığının, Ada’daki Türk nüfusun Türkiye’den gelecek göçmenlerle çoğaltılması yönündeki “politik arzunun” gerçekleşmesine meşruiyet zemini oluşturduğunu yazarlar (Kurtuluş ve Purkis 2014). Öte yandan Özekmekçi, göçmenlerin kendilerinin siyasal bir motivasyonla Ada’ya gelmediklerini iddia eder. Bence de gelen/getirtilen göçmenlerin Ada’ya göç ediş nedenleri dönemin Milliyetçi elitlerinin kafasındakinden çok farklıydı (Hatay 2005; Özekmekçi 2012).

 

İlk cicim aylarından sonra yaşanan kültür şoku ve ganimet kavgasından dolayı Türkiyeli göçmenlerle Kıbrıslı Türklerin arasının yavaş yavaş bozulduğunu söylersek yanılmış olmayız sanırım (Hatay 2005). Gerek başka kültürlerden gelenlerin getirdiği alışkanlıkların, Kıbrıslı Türkler tarafından ters karşılanması; gerekse o dönemdeki mal mülk kavgası; ayrıca iki toplum karşılaştıktan sonra ortaya çıkan sınıfsal ve kültürel farklılıklar, göçmenlerin adalılarla bütünleşmesini engelleyen unsurların başını çekecekti. Örneğin bazı göçmenlerin daha dindar hayat biçimleri, ultra seküler Kıbrıslı Türkleri rahatsız ediyordu. Aynı şekilde Ada’ya çok muhafazakâr bir yaşam tarzından gelen bazı köylüler Kıbrıslı Türklerin rahat hallerinden oldukça rahatsız oluyorlardı. Diğer taraftan göçmenlerin eğitim seviyelerinin düşük olması, Kıbrıslı Türkler arasında var olan patronaja dahil olmalarını engelleyen diğer bir faktördü. Bu tip dezavantajlar, onları yeni kurulan devletin sağladığı memurluk gibi bazı olanaklardan uzak tutuyordu.

 

Bu dönemde Ada’ya taşınan kişilerin büyük kısmı, Şubat 1975’de iki ülke arasında imzalanan “Tarım iş gücü” anlaşmasıyla getirtilmişti. Yaptığımız mülakatlardan, seçilen göçmenlerin çoğunun daha önce başka yerlere yerleştirilmek için müracaat yapmış kişilerden oluştuğu anlaşılmıştır. Baraj altında kalan köyler, heyelan bölgesi ilan edilen yerleşim yerleri veya orman köyleri bunların başını çekiyordu (Hatay 2005). Bazı göçebe Yörük aşiretleri de bu kitlenin içinde yer alıyordu. Bu gruba ek olarak Kıbrıs hareketine katılmış 2,000 kadar gazi de Kıbrıs’ta kalmaya karar vermişti. Ayrıca, aynı dönemde adaya kontrolsüz bir şekilde gelmeye başlayan ve savaşın nimetlerinden yararlanmak isteyen bazı maceracı, girişimci ve bitirim tipler de vardı tabii.

 

Kuzey’den yaklaşık 150,000 Rum yerinden edilmişti.  Onların bıraktıkları yerlere güneyden gelen 55,000 Kıbrıslı Türk’ün yanında 1963 yılında Lapta, Vasilya gibi köylerden göç etmiş göçmenler de yerleştirilmeye başlanmıştı. Bu kuzey göçmenlerinin çoğunun evleri oturulamaz durumda olduğundan onlara da Rum evleri verilmesine karar verilmişti (Bryant 2012). Fakat her şeye rağmen Kıbrıslı Türk göçmenlerin Rumların bıraktıkları yerleri dolduramayacağı ortaya çıktıktan sonra Türkiye’den yukarda söz ettiğim grupların alelacele bir şekilde getirtilme süreci başlayacaktı. Kuzey’in nüfusunun bir an evvel 200 bin kişiye çıkarmaya çalışıyordu o dönemdeki liderlik. İsmet Kotak yaptığı Meclis konuşmalarında bu süreci “İnsan Ekmek” olarak adlandırıyordu. Bu kadar nüfusun bir yere aceleyle yerleştirilmesinin yaratacağı sosyo-ekonomik ve siyasi etkiler anlaşılıyor ki hiç hesaplanmamıştı. Türkiye’den gelen bu insanlara evler ve tarlalar verilmişti ama ürünlerini bir türlü satamıyorlar, portakal toplama, inşaat ve amelelik işleri dışında bir iş imkânı bulamıyorlardı. Kurtuluş ve Purkis’in 2014 yılında yayınladıkları çalışmalarında kullandıkları mülakatlar o dönemi anlamamız açısında çok önemlidir. Örneğin bu mülakatlardan bir tanesi bakınız ne diyor:

 

“Çankaya’dan (Trabzon) 105 aile geldik. İki köydük yani. Taşkıran Köyü, bir de Çamlı Köyü. Köy hem heyelan bölgesi, hem de kırsal alanda, herşey yetişmiyor. Yani şartlar ağır, hayvancılığa elverişli değil, tarıma elverişli değil. Yani oradaki insan çıkacak, gurbette çalışacak, İstanbul’a gidecek, çalışacak, gelecek, köyde yiyecek. Göçmen yazdılar, ondan sonra ‘En son şansınız budur’ dediler. Önce Van’ın Özalp Beldesi’ne. Tabii biliyorsun Türkiye’de torpil çok. Başka köyler bastırdı aldılar orayı (….) En son bize kaldı işte burası (Kıbrıs). Yani gelmeye mecbur kaldık. Bizim Türkiye’nin şartlarına göre, bize o zaman çok cazip geliyordu. Şimdi orda bize dedikleri, vali dedi ki “Anahtar verilecek” anahtar verdiler ama bir baktık ki kapı yok. Verdiniz ama kapı yok… Yani zor şartlar… Buraya gelen insanların çoğu geri döndü… “

 

Kotak’ın deyimiyle “İnsan ekme” sezonu bittikten 5-6 yıl sonra, 1 Temmuz 1985 yılında Ortam gazetesinde çıkan başka bir mülakat da bize o dönemlerdeki Türkiyeli göçmenlerin ruh halini göstermesi açısından önemlidir:

 

“Bizi bin bir vaatle feribota doldurup getirenler bizi, sokağa attılar. Hiç mi hiç ilgilenmediler. Bizleri buraya getirenlerin nedeni meğerse ucuz işgücü olarak kullanmakmış. Şu anda çevrenize bir bakarsanız acılı gerçeği rahatlıkla anlayabilirsiniz. İnşaatlarda, kanalizasyon işlerinde, geçici işlerde taş ocaklarında çalışanlar Türkiye kökenli vatandaşlardır. Ağır işlerde işgücü olduğumuz yetmiyormuş gibi, her türlü sosyal güvenceden mahrum olanlar da yine bizleriz. Kısaca maşa gibi kullanılıyoruz.”

 

1978 yılının sonuna geldiğimizde ise göçmen sorunlarına yönelik ilk göçmen partilerinin kurulma çabalarını görürüz. Bunlardan birincisi 1978 yılında emekli astsubay Selahattin Öztokatlı tarafından kurulmuş olan Demokratik Parti, diğeri ise yine emekli bir subay olan Özer Ergene tarafından kurulacak olan Islah ve Refah Partisi’dir (Hatay 2005). Özekmekçi, bu iki partide ilk göze çarpan özelliğin her iki partinin de başında emekli subayların olmasıdır der (Özekmekçi 2012). Bu kişiler emekli başçavuş veya subay olmalarına rağmen adada bulunan diğer subaylardan farklı bir özelliğe sahiptiler. Öncelikle harekata katılmamış, halihazırda Türkiye’deki emekliliklerini çoktan almış kişilerden oluşmaktaydılar. Bu subaylar, Kıbrıs’taki fırsatlardan yararlanmak için adaya gelmiş girişimci ve fırsatçı ruhlu kişilerden başka bir şey değillerdi. Aralarında lokantacılık, otelcilik gibi işler yapmaya çalışanlar çoğunluktaydı.

İnanç Özekmekçi'nin çalışmasından

Öte yandan Özekmekçi 1977’de İskân Yasasının çıkmasıyla birlikte paylarına düşen araziden memnun olmayan, Kıbrıslılara ayrıcalık tanındığını düşünen ve dağıtılan arazilerin göçmenlerin istedikleri gibi tasarruf edemeyecekleri eğreti mülkiyet biçiminde olması algısının veya düşüncesinin Türkiyeli göçmenler arasında huzursuzluk yarattığını ve huzursuzluğun boyutlarının Kıbrıslı Türklerle yaşanan kültürel ve sosyal uyumsuzlukla bir kat daha arttığını iddia eder çalışmasında (a.g.e, 2012). Bunun yanında onlara verilen maddi ve iaşe yardımlarının kesildiği dönemdi 1978.

 

İşte bu dönemde, Türkiye’den adaya belli fırsatları kollayarak gelen bazı görece eğitimli Türkiyelilerin ki emekli subaylar da bunlara dahildir, “Tarım iş gücüyle” gelen köylülerin bu rahatsızlıklarını ve şikayetlerini kullanarak siyasi pozisyonlar elde etmeye çalıştıklarını söylersek yanılmış olmayız sanırım. Oldukça eksantrik bir mizaca sahip Öztokatlı’yı bir tarafa koyarsak -ki sanırım 1981 yılında çıkarttığı rahatsızlıklar öne sürülerek bir süre için adaya girişi bile engellenmişti- fırsatçı bu kesimin parti çalışmalarının ilk aşamalarda başarılı olamadığını görürüz. Kurulan bu iki partinin bir diğer ortak özelliği ise özellikle dindar Türkiyeli seçmeni hedefleyerek İslami siyaset yapıyor olmalarıydı. Bundan dolayı bu iki partinin hem Kıbrıslı hem de göçmenler arasındaki Kemalist, Solcu veya ülkücü kesimlerin tepkisini çektiğini rahatlıkla iddia edebiliriz. 1976 seçimlerinde UBP’nin Magosa ilçe delegesi olarak siyasete atılan Ergene ise yıllar sonra vereceği mülakatta 1978 yılında Genel Başkanı seçildiği ve 1984 yılına kadar başkanlığını yaptığı dinci Islah ve Reform Partisi’nin, dinci tarafının kendisinden habersiz geliştiğini öne sürecekti (a.g.e 2014).

 

Diğer taraftan göçmenler bu fırsatçı siyasetçilerin kurduğu partilere katılmanın yanında, dertlerini siyasi elitlere iletecek veya bir baskı aracı olarak kullanmak amacıyla oluşturdukları diğer bir enstrümanları daha vardı; “Göçmenler derneği.” Göçmenler derneği ilk etapta, gerçekten bu kesimin şikayetlerini ve isteklerinin sesi olmayı hedefliyordu, Özekmekçi ile yaptığı mülakatta eski dernek başkanı Yusuf Karataş kuruluş amaçlarını şöyle özetlemişti:

 

“Türkiye’den bir heyet geldiğinde, bu heyetle görüşmek için protokolde yer almanız gerekliydi. Eğer bir sivil toplum örgütü ya da bir siyasal parti değilsen gelen heyetle görüşemiyorsunuz. Görüşseniz bile, bu görüşme kişiden kişiye görüşme şeklinde olmaktaydı, yani iki kurum arasındaki bir görüşme şeklinde değil. Dolayısıyla [Göçmenler Derneği] ihtiyaçtan kaynaklanan bir oluşum oldu” (a.g.e, 2014).

 

Dernek bir süre faaliyetlerini sivil toplum olarak yürüttükten sonra partileşmeye karar verecekti. O dönemdeki Göçmenler Derneği’nin ikinci başkanlığını yürüten Hanifi Gürbüz de aynı çalışmada yer alan söyleşisinde derneğin Partileşme sürecini şöyle anlatır:

 

Türkiye’den geldikten sonra baktık ki muazzam bir dışlama var. Devlet dairesine gidiyorsun mesela, -tabi biz de çok alınganlık yapmış olabiliriz o dönem ama- bir Kıbrıslının işi daha önde giderdi. Dairede çalışan memur ya onun okul arkadaşıdır ya silah arkadaşıdır ya akrabasıdır. Bankadan kredi alacaksın kredi alamıyorsun. Bir sürü engeller vardı. Okumuş çocuğumuz da yoktu bizim onlarda vardı. O sırada bir dernek oluşturduk Göçmenler Derneği adı altında. Ben de Derneğin ikinci başkanıyım.  Daha sonra partileşme gündeme geldi, partide 19 kurucu vardı ve seçimlerde lise mezunu aday bulamadık Türk Birliği için. Yoktu. (…) TBP bu 19 kişiyle kuruldu” (Özekmekçi 2014).

TBP İnanç Özekmekçi

Özekmekçi TBP’nin ortaya çıkışı ve örgütlenmesinin altında “kendi halinde” göçmenlerin dernekleşmesinin de olduğu gerçeğini vurgulamasına rağmen derneğin bir siyasal parti şeklinde örgütlenmesini sağlayan -yukarıda da belirttiğim gibi- Ada’ya tarım işgücü olarak gelenlerin değil de kendi inisiyatifleriyle gelmiş, belirli sermaye birikimine sahip ve bunu arttırmanın ya da siyasal getiriye dönüştürmenin yollarını arayan kişilerin olduğunu iddia eder:

 

“Partinin kurucu genel başkanı İsmail Tezer, 1960’larda emekli olan bir albay olmakla birlikte harekâttan sonra Ada’ya yerleşip otel işletmeye başlayan bir kişidir. Tezer, aynı zamanda KTFD sosyal konut ihalesini kazanan Türkiyeli Saygun İnşaat Şirket’inden Fesih Seyitoğlu ile de ortaktır. Benzer şekilde (….)  Baki Topaloğlu (daha sonra TBP başkanı olacaktır, M.H.) da Ada’ya gelmeden önce otelcilikle uğraşan ve bu mesleği devam ettiren biridir. Parti’nin etkili isimlerinden ve yine genel başkanlarından olan Osman İmre ise o dönem Magosa’da hem benzin istasyonuna hem de bir işletmeye sahiptir” (a.g.e, 2012).

 

Bu partinin çıkması ve 1981 yılında seçimlere girmesi, adanın kuzeyinde kurgulanan siyasi dengeleri tamamen altüst edecekti.  Nejat Konuk, Osman Örek ve İsmet Kotak’ın UBP’den koparak DHP’yi kurmaları, UBP’ye büyük bir darbe vurmuştu. TKP ve CTP ise bu yıllarda oylarını devamlı olarak yükseltiyordu. UBP ciddi bir toplumsal muhalefetle karşı karşıya kalmıştı. Türkiyeli göçmenlerin kuracağı bir parti Denktaş ve UBP’nin en son isteyeceği bir şeydi. Kuzey’deki sağın bölünmesi anlamına geliyordu. Denktaş halihazırda HP ve TKP’ye giden Türkiyeli oylardan çok rahatsızdı. Bu yüzden TBP’nin kuruluşuna tepkisinin oldukça sert olduğu anlaşılmaktadır. Bütün gücünü kullanarak bu yüzden TBP’yi yıkmaya çalışacaktı. Özekmekçi o dönemin yöneticilerinden Baki Toplaoğlu’yla yaptığı söyleşide şunları kaydeder (2012):

 

“Denktaş partinin kurucularını vatan haini diye sürgün kararı aldı. O zamanın Büyükelçisi de imza attı buna.  Neden? Çünkü ayrımcılık yapıyoruz. Yani vatan haini demeyelim de belki ayrımcılık yapıyorlar gerekçesi ile. O zaman genelkurmay- kolordu komutanı vardı burada Kolordu komutanına geldi imza.  Komutan da imzalarsa yazı Türkiye’ye gidecek ve biz sürgünü yemiş olacağız.  Biz partiyi kurmadan önce dernek faaliyetlerimiz dolayısıyla kolordu komutanıyla üç kere görüşmüştük. Yani bizi isim isim tanıyor, yüz yüze tanıyor. Büyükelçilikten giden yazıyı buradaki kolordu komutanı imzalamıyor. Onu imzalarsa biz sürgün kararı yiyeceğiz. Komutan yazıyı eline almış ve ‘ben bu kişileri birebir tanıyorum. Bunlar mı vatan haini? alın getirin demiş’. Yani biz sürgün kararından böyle kurtulduk. Yani bunu da sor soruştur. Yani ayrımcılık adı altında sürgün kararından kurtulduk”

 

Bu arada, aynı dönemde bazı kişilerin Kıbrıs’a girişlerinin engellendiği bilinmektedir. Bu tabii ki Milliyetçi elitlerin planladığı Kıbrıslı Türklerle, Türkiyelilerin bütünleşmesinin adresi olacak olan Türk milliyetçiliğine de indirilmiş bir darbeydi. Türkiyeliliğin öne çıkması ayrıca, daha soldaki diğer partilerin de Kıbrıslılığa doğru kaymalarına neden olacaktı. Hem Türk milliyetçiliği bölünmüş hem de Türkiyeli/Kıbrıslı gerginliğini kendine sermaye yapan kimlik siyasetinin önü açılmıştı. Daha sonra İsmail Tezer’in Meclis’e girmesi ve seçim sırasında, Kıbrıslı Türkler için söylediği sözler, Kıbrıslı kimliğini dolduruşa getiren en önemli nedenlerin başında geliyordu.

 

Özekmekçi, dönemin liderlerinden Özer Ergene’nin, Tezer’in bir keresinde seçim meydanında “Kıbrıslılar’ın donlarını başlarına geçirmekten” söz ettiğini iddia etmişti. Derviş Eroğlu ise TBP’nin tek sermayesinin Türkiyelilik bayrağı altında Kıbrıs doğumlu Türklere küfretmek olduğunu ve onlara ‘Venedik bozuntuları’, ‘İngiliz piçleri’ yakıştırmaları yaptığını ifade etmiştir (a.g.e, 2012). İsmail Tezer’in Meclis’e girmesi ve daha sonra KKTC’nin ilanı sonrası kurucu Meclis’te yer almasının Kıbrıslı, Türkiyeli gerginliğini beslediğini Meclis tutanaklarından da görmekteyiz. O dönemde UBP’den ayrılarak kendi partisini kurmaya çalışan Rauf Denktaş’ın oğlu Raif Denktaş’ın bile İsmail Tezer üzerinden Türkiye’den Kıbrıs’a yapılmış göç hareketlerini şiddetle kınadığını açıkça görebiliriz (Hasan Tahsin, 2001). Bu arada TBP’nin iç kavgaları ise dinmek bilmiyordu. 1984 yılına geldiğimizde göçmenleri temsil ettiğini söyleyen dört farklı parti vardı karşımızda: Türk Birliği Partisi, Islah ve Refah Partisi, Sosyal Adalet Partisi ve Milliyetçi Türk Partisi.  Bu partilerden ikisi Kurucu Meclis’te yer almayı başaracaktı: Biri TBP, diğeri ise İsmail Tezer’in TBP’nden ayrıldıktan sonra kurduğu MTP idi. Gaziler Birliği ise diğer Türkiyeli taban üzerinde etkisi olan bir dernekti. Rauf Denktaş onlardan da bir temsilciyi Kurucu Meclis’e koymayı başarmıştı. Şimdi sıra bütün bu kişileri bir araya getirecek bir isimdeydi: O da UBP’de önemli bir yeri olan harekât sonrası göçmenlerle ilişkileri denetlemesi için adaya getirtilen eski Sivil Savunma uzmanı Aytaç Beşeşler’den başkası değildi. Beşeşler Denktaş beyin Kurucu Meclis’e soktuğu 10 kişilik kontenjanda da yer almış ve Kurucu Meclis’e girer girmez Turizm Bakanı olmuştu.

aytac_besesler

Bu ortamda, 1984 yılına gelindiğinde yepyeni bir girişimle karşılaşırız; Yeni Doğuş Partisi. Bu partinin diğer göçmen partilerinden ayrı tutan şey ise partinin dönemin Elçisinin girişimiyle kurulmuş olmasıdır. Bu girişim birçok kuşu bir taşla vurmayı amaçlıyordu. Özekmekçi Rauf Denktaş’ın da bu kuruluşa destek verdiğini iddia eder (Özekmekçi 2012). Hatta belki de partinin en önemli kuruluş nedenini Denktaş beyin beklentileri oluşturuyordu. Denktaş bey UBP’ye karşı yükselen Toplumsal muhalefete yalnızca UBP saflarında kalarak karşı duramayacağını anlamıştı. Özellikle 1981 yılındaki seçimlerde karşısına çıkan adaylara hatırı sayıda Türkiyeli oyun kaymasından dolayı son derece rahatsızdı. KKTC Anayasasını referandumdan büyük bir destekle geçebilmesi için Türkiyeli muhalefetin desteğini de almak istiyordu. Dönemin Türkiye Büyükelçisi İnal Batu, entegrasyon zorluğu yaşayan, dışlandığını düşünen bölünmüş bir kitleyi Denktaş beyin saflarına çekmek için son darbeyi vurmaktan çekinmeyecekti. Bakınız Özekmekçi o dönemi nasıl anlatıyor: “Büyükelçilik binasında İnal Batu’nun başkanlığında gerçekleştirilen ve Türkiyeli göçmenlerin kurdukları farklı partilerin temsilcilerinin ve göçmen ailelerin ileri gelenlerinden 63 kişinin bir araya geldiği gizli toplantıyla, YDP’nin kuruluşu Türkiyeli göçmenlerin siyasette etkin olan isimlerine ‘bildirilmiştir’” (a.g.e 2012). O toplantıda hazır bulunan isimlerden biri olan Osman İmre ile Özekmekçi’nin yaptığı mülakatta aktardıkları, YDP’nin İnal Batu tarafından nasıl kesin bir kararlılıkla kurulduğunu göstermektedir. Bu açıdan Özekmekçi’nin affına sığınarak bu mülakatı da olduğu gibi aktarmak istiyorum:

“Ne olduysa, nasıl olduysa, nerden icap ettiyse hala bilmiyorum Büyükelçimiz İnal Batu bir gün bizi çağırdı, elçilikte topladı. TBP [Türk Birliği Partisi] yetkileri var, ben de ordaydım. Orhan Koçak Albay, Saffet Albay, TBP kurucuları ordalar. Tekin Durlanık Astsubay, Girne’den Bekir Hacıoğlu Sıy emekli öğretmen. Islah Refah Partisinden Özer Bey var. Aytaç Beşeşler de orada. Kendisi o sırada UBP kontenjanından Kurucu Meclise girmiş ve Turizm bakanıydı. Yani TC’li siyasi harekete ek olarak bir de büyükelçinin buna katmayı planladığı UBP’deki Türkiyeli siyasiler vardı. UBP’den birkaç kişi daha, Durdu Özer gibi birkaç kişi daha da var. Böyle bir cenah. Bu çerçevede Sayın Büyükelçi dedi ki ‘arkadaşlar herkes partisini kapatacak, UBP’deki arkadaşlar da gelecekler yeni bir parti kuracaksınız.’ Orhan Koçak Albay dedi ki “ya ne münasebet bizim bir partimiz var, bu kadar oy almışız seçime girmişiz hükümet ortağı olmuşuz, ne için ben partimi kapatacağım. Nerden kim gelecek? Gelecek olan buyursun TBP’ye gelsin” Büyükelçi ‘asarım, keserim’ gibi girdi konuya, ‘Türkiye’ye gönderirim, sürerim’ gibi girdi konuya. Baktık adam ciddi. Hiç de lamı cimi yok. ‘Aytaç da’ dedi, ‘Genel başkan’ olacak. Yani durum kısa ve öz bu. Buna benzer laflar sözler olmuştur. Herkes bayrağını indirecek [Parti bayrakları], lamı cimi istemiyorum, genel başkan da Aytaç olacak. Ben dedim ki ‘Sayın Büyükelçim, Aytaç dediğimiz adam burada oturuyor, UBP kontenjanından meclise girmiş ve Turizm bakanı olmuş. Bunlar benim siyasi rakiplerim. Siz bu adamı benim başıma komutan atıyorsunuz, bu nasıl olacak?’ Dedi: “hiç konuşmayacaksınız.”




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı