Köşe Yazarları

İnisiyatif Türkiye’ye geçti


Yıllarca Türkiye’nin dış politikasını kıyasıya eleştirenlerdendim.. 1974 sonrasında Kıbrıs siyasi sorununu çözüme ulaştıramamasını bu zafiyetine örnek diye gösterirdim.

Fakat şimdi anlıyorum. “Politika  pek çok siyasi ve sosyoekonomik etkenlerin bileşiminden oluşur.” Bunları yaratacak kadar güçlü değilseniz, ağzınızla kuş tutsanız “politik etkinlik alanı” yaratamazsınız..

Bu “yargıya” Türkiye’yi izleyerek varıyorum. Ki ilk büyük “politikasını” 1974’de Kıbrıs Barış Harekâtıyla gerçekleştirdiydi.

Ki dünyada ismi  “barış” olarak konan savaş görülmediydi! Bunu da hümanist    Ecevit  “adeta dünyadan özür dileyerek ‘başka çare kalmadı” diyerek 1974’de adını “Barış” koyduğu “harekâtla” gerçekleştirdiydi..

Ne var ki Türkiye yıllar yılı  “askeri darbelerle” her defasında kendini  sıfırlayıp tüketirken, örneğin Kıbrıs Barış Harekâtıyla yakaladığı o büyük zaferi, sonrası politikalarıyla çözüme götüremedi.

SADEDE geleyim: Bugüne kadar Rum-Yunan ikilisi ile destekçi ve sempatizanları ülkeler karşısında, politik beceriksizliğimiz sonucu  “müzakereler” de dahil tüm “siyasi ve sosyoekonomik ilişkileri” kendi kalemizin mağlubu olarak  kabullenmek  zorunda kaldıktı.

Durum vaziyetler ilk kez Türkiye’nin yıllardır kaplumbağa kabuğunun  içinde saklı duran başını çıkarıp dosta düşmana gösterip, sınır ötesine kaydırdığı askeri harekâtlarıyla  değişti.. Dış ülke ittifaklarına karşın kendi ittifaklarını oluşturdu.. Dünyanın iki süper gücü olan Amerika ile Rusya arasında “tampon” bölge olurken, ikili anlaşmalarla da kendini güvenceye aldı..

UZATMADAN son olaya geleyim. Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile saltanat kurduğunu zanneden Güney komşumuza karşın Türkiye’nin Libya ile Kara suları anlaşması yapması ve Türkiye’nin Güney sahilinden Libya’ya kadar Kıbrıs’ın  hemen barikat gibi Batısı’ndan geçen “bu kara sularıyla” bölgede büyük bir etkinlik yaratarak inisiyatif sahibi olması “evet politikadır” hem de en kalitelisinden..

Ki daha şimdiden Türkiye, İsrail’i uyararak Yunanistan’a bağlanacak boru hattı konusunda “iznim olmadan kara sularımdan geçiremezsiniz” diyor. Ki o karasuları Libya ile anlaşması sonucunda oluştu..

  1. Akıncı’ya dönüyorum. “Geçen hafta Kıbrıs sorunu çözülmeden bölgede istikrar sağlanamaz” dediydi. Doğrudur ve artık Rum tarafının bunu bölgede yeni oluşan stratejik

değişimleri de dikkate alarak ciddi ciddi düşünmesi gerekmektedir.

*****

YOZLAŞMANIN BİR NEDENİ!

Ve dönüyorum “küçük dünyamıza!” Kendi  kendimize dövün dövün dövünüyoruz!  Hem de “ne olacak bu hallerimiz” dedikten sonra bitmeyen hesaplarla yapılan seçim tahminleriyle!

Sözünü ettiğim  “Cumhurbaşkanlığı seçimleridir.” Bugüne kadar iki kez üst üste seçilen olmadı. Ha Rahmetlik Denktaş liderlik dönemlerinin devamıydı ayrı! Zaten rahmetli ölürken bize iki miras bıraktıydı. Birisi çözümü mümkün olmayan Kıbrıs sorunu, diğeri kendini tanıyan tek bir ülkenin olmaması nedeniyle hâlâ “tanınmış devlet olamayan KKTC!”

Bir üçüncüsü de “çözümsüzlük”  ve “fukaralık” nedeniyle iki yakası bir araya gelmeyen  “ekonomimiz” ve tabi “gitgide dibe vuran “üretim!”

BU ciddi sorunlara  karşın  neden “Cumhurbaşkanlığı seçimleri” çok önemsenmekte, hatta uğruna bayağı büyük kampanyalar  yapılmaktadır?

Ki bu soruya ne zaman cevap arasam Anayasa’daki Cumhurbaşkanı görevlerini okurum ve şöyle derim: “İyi ki cumhurbaşkanı olmadım. Yoksa işsizlikten canım çıkacak Rahmetlik Denktaş gibi Saray’da papağanlar, köpekler besleyerek can sıkıntımı dağıtacaktım. (Tabi ki tatsız  şaka yapıyorum!)                                                Şaka yapıyorum da hiç mi gerçek yanı yok? Çünkü KKTC de Cumhurbaşkanları sadece “müzakereleri sürdürmekle” yetkili ve sorumludurlar. Bunun dışında her bir şeyler   Hükümetlerin yetki ve sorumluluklarındadırlar..

Bu nedenle son zamanlarda sık sık “Anayasa ve rejim değişikliklerinden” söz ediyorum ki en azından “Kurumlarıyla birlikte Devlet ‘devletlu’ olabilecek mertebeye gelsin umudunda..

NİTEKİM  yılını unuttum: Ancak bu arayışlar geçmişte de olduydu. Mesela  “Türk Yönetimleri”  dolayısıyla Denktaş dönemiydi.. İngiltere’den “Kraliyet’e bağlı” denilen bir “Ekonomik Planlama Kurumu” davet edilmiş, üç beş görevli bir iki hafta Lefkoşa’da incelemeler yapmışlardı. Şöyle ki bakkal kasap dükkânlarına kadar girip çıkarak.. Seçim sistemimizi didikleyerek.. Memurların seçime katılmalarını araştırarak.. Üretim pazarlamalara kadar her bir şeyi inceleyerek…

Sonunda raporlarını da yayınladılardı ki o raporlar daha sonra yine bir kitapçık haline getirilerek bazı dairelere kişilere dağıtıldıydı ki bir iki gün sonra Denktaş’ın emriyle hepsi toplatılarak gözlerden saklanıldıydı! Şimdilerde de ne olduklarını bilmiyorum!

PEKİ neden  toplatıldılardı? Çünkü diyordu ki raporda, “seçime katılan memur seçimi kaybetse bile görevine geri dönmemeli!”

Niçin? Çünkü filan muhalif partiden falan kamu görevlisi seçime katıldıktan… Yani mevcut iktidara karşı tutun ki bir ay süreyle yollarda meydanlarda en sivri ve karalayıcı eleştirilerini yaptıktan… Ve seçimi kaybedip görevine döndükten sonra…

Artık masasında oturan  o memur, “filan muhalefet partinin iktidara karşı olan azılı bir muhalifidir!”

O dönemlerde de çok tartışılan bu sorun sonunda “ne yani Meclisteki vekiller hep avukatlarla serbest çalışan doktorlardan mı oluşacak” yargısına tosladığında, kitapçıklar da uygulanamaz kaydı ile toplatıldıydı!           FAKAT itiraf edelim bu “sistem” Kurumlarımızı çalışamaz duruma soktu! Devlet daireleri bu nedenle laçka oldu! Çünkü “Kamu Görevlileri” siyasi partiler yandaşları olarak  politize olmakla kalmadılar,  “muhalefet iktidar kavgalarını” Devlet  dairelerine” taşıdılar. Tartışmalı ve arızalı yanları da hâlâ devam etmekte! “Müşavirler” olayı da ispatıdır!

 



Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı