Köşe Yazarları

İLETİŞİM FALAN YOK, UYUŞUYORUZ!


Birbirimizin yüzüne bakmaz olduk. Bir felakete sürükleniyoruz, haberimiz yok. Bunun adına iletişim diyoruz, gelişmişlik ve çağdaşlık diyoruz. Arabada giderken dönüp bir bakın arka koltukta oturan çocuğunuza. Eğer ortaokul sıralarındaysa (ilkokul da olabilir) ve cep telefonu varsa (ki ilkokulda bile cep telefonu olan çocuk var) çocuğunuz büyük ihtimalle etrafa bakmıyor, hangi sokaktan geçtiğini bile bilmiyor. Büyük ihtimalle hiçbir şeyin farkında değil. Ne güneşin batışının, ne sokaklardaki çiçeklerin, ne bulutlar arasına süzülen son gün ışıklarının yarattığı pembeliği ne de radyoda çalan şarkının melodisini fark etmiyor büyük ihtimalle. Fark etmiyor ve de duymuyor ne konuştuğunuzu, sorunuzu. Kendini de veremiyor değil mi, ne gökyüzüne ne yola ne bulutlara. Kısacası kendini veremiyor hayata. Soyutlanıyor, uzaklaşıyor, kopuyor her şeyden. Uyuşuyor çocuklarımız. Duyularını kullanamıyor. Şaşkın, donuk ve sinirli. Önündeki oyuna, telefona bakıyor. 
Yemeğe gidiyorsunuzdur. Çocuklar hareket edecek, sorun çıkaracak belki kendine göre. Verin eline bir tabletçik, verin bir akıllı telefoncuk kontrol altına alınsın çocuk. Uyuştursun, uyuzlaştırsın, hipnotize etsin. Sizin söylediklerinizi duymasın. Yemeğini soğutsun. Sohbet nedir bilmesin ama uslu otursun. Siz de çok yoruldunuz dinlenin bira. Hazır çocuğun beyni kontrol altındayken!

 

Bir “cafe”nin önünden geçiyorsunuzdur. Kafanızı çevirip bakarsınız. Masaların etrafına doluşmuş onlarca genç, güzel ve bakımlı insan. Görünüşte herkes sohbette. Oysa herkesin ya bir telefon ya da laptop önünde. Herkes kendi dünyasında. Diğeri ne söyler bilmiyor. Belki de hayati bir şeyden bahsediyor. Ama bir ekrana bakan ve kafasının bir yanı başka yerde olan bir insan kendisini karşısındakine veremiyor. Aslında ne oturduğu yerde ne de baktığı yerde olamıyor. İkisinde de yarım. Konsantresiz ve tahammülsüz. Bazı şeyleri sosyal medyada çabucak tıklıyor. Okumadan “like” yapıyor, beğeniyor. Uzun yazıların altına bile. Karşıdaki insanlar da benzer şekilde. Yer bildirimleri yapılıyor, fotoğraflar çekiliyor. Hatta “selfie” ya da öz çekim! Denilen modaya da uyuluyor. Plan, program belirtildiği gibi ilerliyor. Aksi giden bir şey yok Anında karşıda oturanlar bunu beğeniyor. Böylece sohbet tamamlanıyor.
Onlarca çoğaltılabilecek örnek. Bunun şimdilik sağlık konusuna girmiyorum bile! Sosyal ve psikolojik için olan kısmını yazıyorum şu anda. Bunların tümü biz büyükler için de geçerli. Ancak ben sona zamanlarda kendi jenerasyonumdan umudumu kestiğim için yetişkinlerle değil, çocuklar ve gençlerle ilgileniyorum. Umut hala onlarda var. Onlara verdiğimiz zarar ve tahribat vardır. Biz onlar için örnek teşkil etmekteyiz. Önce biz bu yönde bir örnek olalım çocuklarımıza, gençlerimize sonra kızalım. Onlar bizim aynamızdırlar.

MEVSİMİNDE SEBZE MEYVE EĞİTİMİ

Sakin Şehir Yeniboğaziçi Belediyesi ile birlikte Slowfood Salamis Birliği’nin ortak etkinliği olan öğrencilere yönelik “TOHUMDAN SORFRAYA ve “MEVİSİMDE MEYVE SEBZE YENMESİ EĞİTİMİ” pazartesi günü başlıyor. Bu çok kapsamlı bir çalışma ve ciddi projelerle ilerleyecek. İlk adım olarak Yeniboğaziçi Belediyesi’ne bağlı olan 8 köyün 5. sınıf öğrencilerine yönelik olmak üzere bu eğitimi başlatıyoruz. Türkiye’den gelen dev mısır balonu da dikkat çekmek için kullanılacaktır. Dedim ya, artık umut çocuklarda, onların eğitilmesindedir. Hormonlu gıdalardan biraz olsun çocukları kurtarabilmek için tezgahlarda 12 ay boyunca bulunan yiyecekleri değil, sadece mevsiminde olanları yemeleri konusunda onları eğitmek için elimizden geleni yapacağız. Bu konuda Türkiye’den ağırladığımız ve bu konu önemli çalışmaları bulunan Yağmur Börevi Birlik Lideri Sn. Ayfer Yavi’den aldığım eğitimi bayrak yarışı olarak başlatmış da olacağız. Her evden bir kanser vakası olan bu ülke insanı uyanmıyor ve ciddi hareketlerde bulunmuyor. Hiç olmazsa çocuklarımızda deneyeceğiz bunu. Onları korumak için. Sadece kanserden değil, alışkanlıklarımızdan da.

Biz Yaşar Kemal’in Çocukları

Yaşar Kemal’e

“Yaşarım, sevgilim, canım, ulu çınarım…
Git hiç arkana bakmadan çekip git bu dünyadan. Yüz bin çiçek olmak isterdim cenazende, yüz bin renkli çiçek, senin insanların gibi giyinmiş, Çukurova’n gibi uçsuz bucaksız bir ova, Anavarza kayaları gibi başı dumanlı bir dağ olmak isterdim…
Yaşarım, sevgilim, canım, gökteki bulutum.
Git arkana hiç bakmadan çekip git bu dünyadan. Deli bir yağmur olmak isterdim cenazende, sen nereye ben oraya. Yağmak, dur durak bilmeden yağmak isterdim; senin insanların gibi içten, kurduğun hayal cumhuriyetindeki zalim beyler gibi öfkeden kudurmak isterdim, toprakta tepinmek, köpüklü denizlerde yitip gitmek isterdim.
Yaşarım, mezarının kıyısında mavi bir çiçek olup açmak isterdim. Gökyüzüne gülümseyen mavi bir çiçek…
Hangi yazar istemezdi ki?
Yaşarım, şu dünyayı gezdim, nice fikir alemlerine daldım, acımı dindirmek için kapımın önünden gelip geçen her isyana ruhumu verdim. Her öfkeyi toprağıma uzanmış yardım eli sandım, dinmedi acım Yaşarım, dinmedi.
Ve nasıl oldu bilmiyorum, sarı bir yaz vakti senin Meryemcen bir dağı tırmanıyordu. İnatçıydı, başındaki sarı güneşi umursamayacak kadar inatçı. Aha dedim, bu benim nenem! O gitti ben gittim, o inat etti ben yalvardım. Hadi nene az kaldı, hadi biraz diren, dedim. Bir kıskandı kalktı yürüdü, bir küstü geldiği yolu gerisin geri gitti. Babam peşine verdi, sırtına aldı.
Katır yolda öldü.
Yaşarım seni okurken bu hapiste gözlerim hep yaşlı, duvarlar üzerime gelir. Nefesimi tutarım derim aha bu dağı çıkınca arkada Dersim denen cehenneme düşecek Yaşar Kemal’in roman kahramanları. Anam çayı dahi ateşe verir, bulgur kazanını üç ayaklığa, seni bekler…
Ah Yaşarım, bir bilsen bizim ora insanı ne kadar senin insanlarına benzer. Dersim insanının ateşi harlı, dumanı boldur, akşam Laz olarak yatağa girer sabah Ermeni, Kürt, Türk kalkar, öyle gariptir!
Hayalde dahi ben senin roman kahramanlarını bekledim. Kendi kendime, dedim şimdi evlerimizin arkasındaki Gola Ostoro Dağı’ndan bir atlı nefes nefese çıkıp gelecek. Ve anam ocakta kızdırdığı tereyağını hoşşş diye sinide dumanı tüten bulgur tepsinin üzerine boca edecek. Bir yandan yerken, bir yandan oh be yaşarım, oh be baban rahmet ne güzel yazmışsın, ne güzel yazmışsın fakirliğimizi ve de kardeşliğimizi..
Yaşarım biliyor musun, ben ilk gençlik yıllarıma kadar senin yaşadığını dahi bilmezdim. Okuduğum yatılı okul kütüphanesinde her kitap vardı da bir senin kitapların yoktu. Ne garip, yasaklamışlar seni bize.

Hiç unutmam bir gün o yatılı okul kütüphanesinde Aytmatov’un kara kuru bir katırına bindim. Bir görsen Yaşarım, bir görsen o katır nasıl da sarı özek bozkırını ortadan ikiye böldü… İşte ben o kara kuru katırın sırtındayken senin ovanda buldum kendimi. Bir daha da çıkamadım. Senin dünyan, bizim dünyamız nasıl da büyük bir felaket gibi yüreğimizi burkar…”

(Bir Gün Dergisi)

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı