Poli

İki nesil Lefkoşa sohbetleri…

Nezire Özgece

Fatih Rıfkı hocamla 2016 yılında tanışma şansım oldu. UKÜ’ye 1 yıllığına gelmiş olması hem öğrenciler için hem de kendisi ile birlikte çalışma imkanı bulan herkes için büyük bir şans oldu. 2017 ortaları geldiğinde ise onun da aramızdan ayrılma ve Amerika’ya dönme vakti gelmişti. İlk tanıştığımızda bana Poli’deki yazılarımı okuduğundan bahsetmiş ve beni hem gururlandırmış hem de çok mutlu etmişti. Sonraki konuşmalarımızda ortak nasıl bir çalışma yapabiliriz derken farkettim ki konuştuklarımız zaten sayfalarca yazı olabilirdi aslında… Eğitim, Mimarlık, Kıbrıs ve özellikle Lefkoşa… Benim çocukluğumdan kalma Lefkoşa anılarım, Fatih hocayla konuşurken çok yakın bir geçmiş gibi kalıyor; “sen gençsin bilmezsin” diyor mesela… Hala genç sınıfına girebildiğim ender durumlardan biri olduğu için de mutlu oluyorum bir yandan!

Kendisinden Lefkoşa’yı dinlemek sözlü tarih dersi dinlemek gibi olan Fatih hocayı daha yakından tanıtmak için biraz özgeçmişinden bahsetmek istiyorum. Mimarlık diplomasını American University of Beirut, yüksek lisans diplomasını University of Oregon ve doktora diplomasını University of North Caroline’dan almış, akademik kariyerine başlamadan önceki dönemde Lefkoşa İmar Planı’nda mimar ve kentsel tasarımcı olarak çalışmıştır. Halen Montana State University’de çalışan Fatih hoca 1 yıllığına geldiği UKÜ’den ayrılıp Amerika’ya dönmüş bulunuyor…

Aslında 16 yaşından beri Kıbrıs dışında yaşayan ama Kıbrıs’la bağını hiç koparmayan hatta buram buram Kıbrıs kokan bir Lefkoşa sevdalısı o… İki akademik dönem birlikte derse girmemizin etkisiyle paylaşacak çok konumuz olmuştur. İlk dönem öğrencilere Çağlayan bölgesinde, yıkılan eski açık sinemanın olduğu konumda bir proje konusu vererek başladı Lefkoşa sohbetlerimiz. Her ne kadar “sonradan Çağlayanlı” olduğunu söylese de bölgeyle ilgili anıları bizim nesil için biraz tanıdık biraz tarihi bilgi! Her fırsatta nostaljik bir insan olduğunu ve geçmişe takılıp kaldığını biraz da çekinerek belirten Fatih hocaya, aslında öyle olmakta ne kadar haklı olduğunu benim neslim adına söylemek isterim. Benim için “geçmişte takılıp kalmak” değil aslında o; geçmişe sahip çıkmak, geçmişi yaşatmak…

Bahar Dönemi proje dersi

Çocukluk anılarımda Çağlayan’ın özel bir yeri var. Şimdiki gibi sadece evin bahçesine (o da varsa tabii) çıkılabilen bir çocukluk değildi bizimki… Suriçi’nde yaşayıp da Çağlayan’da oyun parkına gitmemek ya da Resa’da dondurma yememek imkansız gibi bir şeydi. Ve tabii en güzeli, iple çekilen bayramların vazgeçilmezi “bayram yeri”. Çağlayan’da kurulurdu o da, benim çocukluğumda… Ailemle gider, arkadaşlarımla buluşur, çeşitli oyunlarda hediyeler kazanır, çarpışan arabalara biner, pamuk şeker yer eve dönerdik… Gitmekten büyük bir keyif aldığım ama o dönemki yaşım itibarıyla çok fazla detayını hatırlayamadığım çocukluk eğlencesi. Boşlukları Fatih hoca dolduruyor tabii… Başka bölgelerden gelen insanlarla birlikte büyük bir kalabalık oluşurmuş bayram yerinde. Hatta evlerin önüne misafir arabalar park edilirmiş, yürüyecek yer kalmazmış… Bu durum, bölgede yaşayanları biraz da rahatsız edermiş! Ama sadece bayram yerinden ibaret değildi tabii Çağlayan… Fatih hocanın tanımıyla “şimdinin Dereboyu” imiş özellikle 63-74 yılları arasında.  Sinemaların, pastanelerin, restorantların, kahvehanelerin, oyun salonlarının olduğu bir eğlence merkezi. Benim yine çocukluğumdan hatırladığım, çeşitli etkinliklerin düzenlendiği Çağlayan Gazinosu vardı ki 63’ten önce Rumların da sık geldiği bir yermiş aslında.

Yıkılan sinema arazisi (Fotoğraf: Mustafa Resul Şentürk)

Lefkoşa’nın hangi bölgesinden bahsedersek bahsedelim hep geçmişten örneklerle zenginleştirir konuyu Fatih hoca. Ama durum benim için de farklı değil, ben de nostaljik bir insanım belli ki! Hep anılar canlanıyor zihnimde istemsizce; çocukluğumun farklı dönemlerinde kaldığım evler, oyun oynadığım sokaklar, müdavimi olduğum komşu evleri, kapının önünden geçen seyyar tatlıcılar vs. Örneğin, Lefkoşalıyım dediğimde şimdi yaşadığım çevre değil de çocukluğumun bir kısmının geçtiği Sur-içi canlanır hep gözümde. Ama sadece çocukluk anılarıyla ilgili bir durum değil bu sanırım, Suri-içi dışında Lefkoşa’ya daha fazla aidiyet hissi uyandıracak başka bir yer olmadığı için belki de…

Fatih hocayla birlikte geçirdiğimiz ikinci dönem, Lefkoşa Sur-içi’nde ara bölge sınırındaki belediye otoparkında yapılmak üzere bir proje konusu verdik. Hem de ne konu… Tam da Kıbrıs görüşmelerinin devam ettiği süreçte “Kıbrıs Kültür Merkezi ve Barış Enstitüsü” başlıklı ütopik bir konu! Ütopik oluşu, Kıbrıs Sorunu’nun çözülmüş olduğu varsayımıyla yola çıkmamızdan… Fiziksel sınırların yanında zihinsel sınırların da toplumları birbirinden uzaklaştırdığı noktada mimarinin birleştirici gücünü kullanmak istedik. Bilindiği üzere Lefkoşa bölünmüş olarak kalan tek başkent. Bu bölünmüşlük iki toplumu ayırmakla kalmadı mekansal bütünlüğü de yok etti. Bu nedenle; Lefkoşa’nın sosyal, kültürel ve mekansal tarihinin oldukça önemli bir yer tuttuğu bu projede amaç iki toplumu biraraya getirecek bir merkez tasarlamaktı.

Ermu sokağının devamı olan proje arazimizin sınırındaki ara bölge, proje konumuzda özel bir öneme sahipti. Tekrardan canlanması, değerlendirilmesi, yeni bir anlam yüklenmesi bekleniyordu öğrencilerden… Bu noktoda Fatih hoca giriyor yine devreye… Bu sokağın bir zamanlar Kanlı Dere’nin yatağı olduğunu, sonradan derenin yönünün değiştirilip Lefkoşa’nın dışından geçirildiği süreci anlatıyor bizlere. Proje alanımızla sınırlı değil tabii öğrencilere aktarılması gereken bilgiler. Sur-içi’ni mümkün olduğunca dolaşmak, ruhunu hissetmek gerekir, eğer orayla ilgili bir fikir üretilecekse… Biz de bunu yaptık, yapmaya çalıştık… Sokak sokak dolaşırken hem kişisel mesleki deneyimlerini, hem anılarını hem de bilgilerini paylaştı Fatih hoca bizimle.

Örneğin, Lefkoşa Sur-içi’nin terkedilme ve geri kazanılma sürecini dinledik Fatih hocadan… Bu süreci, kentsel planlamada bir terim olan “gentrification” ile tanımlıyor. Bu terim türkçede birçok karşılık bulsa da en yaygın kullanımı “soylulaştırma” olarak geçiyor. Sur-içi’nin terkedilme süreci burada yaşayan zenginlerin evlerini satarak Köşklüçiftlik, Kumsal, Marmara gibi bölgelere taşınmasıyla başlıyormuş. Onların yerini önce Kıbrıslı köylüler, sonra Türkiye’den gelen göçmenler, en son da Türk olmayan göçmenler alıyor. Şimdilerde geri dönüşlerin yaşandığı Sur-içi’nin arada 1 – 1.5 nesil zaman kaybı yaşadığını da özellikle vurguluyor hocamız. Kendi neslinin yeterince sahip çıkamadığını ama benim neslimin bu geri dönüş sürecine öncülük etmesinden mutlu olduğunu da ekliyor: “Bizim nesil için tren kaçtı, esas beklenti yeni jenerasyondan… Lefkoşa’yı canlandıran, gece Sur-içi’ne gelen bu jenerasyon para kazandıkça mal almak için Lefkoşa Sur-içi’ni tercih edecek. Şimdi sayıları artmaya başlayan butik otel, kafe gibi mekanlar aslında çok önceden açılmalıydı.  Yurt dışında örnekleri olduğu gibi, satılan evler bu tip mekanlara dönüşmüş olsaydı kent çok daha olumlu yönde gelişebilirdi ama belki Kıbrıs Sorunu’ndan dolayı, belki çok fazla turist potansiyeli olmadığından dolayı o kültür bizde oluşamadı. Sadece eğlence-dinlence mekanları değil farklı kullanımlarla zenginleştirilmeli aslında Sur-içi. Örneğin, Turizm Bakalığı’nın burada olması artı bir özellik ama daha sürdürülebilir bir yapı için halkla birebir ilişkide olan diğer kurumların da gelmesi gerekir”. Fatih hocanın bu tespitleri ve yorumları Lefkoşa’yı doğru analiz etmek açısından çok önemli ve değerli.

Belediye otoparkı arazisi (Fotoğraf: Bakhadur Ergashev)

 

Tüm bu bilgi ve değerlendirmeler öğrencilerle sınıf içi tartışmalarda da paylaşıldı tekrar rekrar… Geçmişi bilmeden gelecek tasarlanamaz dedik! Ne kadar hissettirebildik bilinmez ama en azından kulak aşinalığı yaratmışızdır! Başka bir sınıftan yabancı bir öğrencimin Lefkoşa’nın bölünmüş olduğundan bile haberi olmadığını farkettiğimde, bu kentte okuyan her öğrenciyi kente dahil etmek biraz da bizim sorumluluğumuz diye düşündüm…

Aslında tüm bu çalışmalar, fikirler, projeler akademik ortamda bulunan insanların ülkeleri ve kentleri ile ilgili bir katkı koyma çabasıdır. Bunu yaparken, nesilden nesile yıllardır özlemini çektiğimiz barış senaryolarını da katıyoruz işin içine zaman zaman. Toplumun bireyleri olarak attığımız her adım içimizde bir fidan yeşertiyor, ta ki liderlerin açıklamaları ile gerçekler tekrar tekrar yüzümüze vurana kadar. “Barış” yine teoride kalıyor… Fatih hoca ve ben iki farklı nesilin temsilcileri olarak hem anılarımızı buluşturduk hem de ortak özlemimiz olan birleşik Kıbrıs senaryolarını paylaştık. Ortaya çıkan projeleri ara bölgede sergilemek gibi bir düşüncemiz de vardı ama yine hayalkırıklığıyla sonuçlanan görüşmeler sonrası konumuz ütopik olduğuyla kaldı…

Dolu dolu geçen iki akademik dönem sonunda Fatih hoca gibi değerli ve donanımlı bir insanı uğurlarken ondan bana kalanları paylaşmam gerektiğini hissettiğimden bu yazı ortaya çıktı. Biz iki nesil Lefkoşa sohbetleri yaptık Fatih hocayla; ben ondan dinlediklerimle yeni bilgiler öğrendim, o benden dinledikleriyle tebessüm etti… Lefkoşalılar arasında benzer sohbetler yapılıyordur ya da benzer yazılar dökülüyordur yazmayı seven her Lefkoşa sevdalısının kaleminden… Ama konuşmadan yazmadan duramıyoruz işte, tekrar tekrar canlanıyor Lefkoşa her anlatımda… Lefkoşa sevgimizi ya da Lefkoşa’ya sahip çıkma dürtümüzü ayakta tutan da bu nostaljik bağ değil mi? Konuştukça, yazdıkça yaşatmaya devam ediyoruz aslında…




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı