ÇOCUKTU AMA BAŞARDI: Gökhan Gökberk kanser ile tanıştığında henüz ilkokul 5’nci sınıf öğrencisiydi. Hastalığının ne adını biliyordu ne de anlamını kavrayabiliyordu. Ama acısını en dibine kadar yaşadı. Elinden tutanlar da oldu, iten de. Gökhan hep tutunacak bir dal buldu. Sabretti, direndi, umut etti, kanserini yendi
UMUDUNU DİRİ TUTTU UMUT OLDU: Düştü düştü kalktı ama hiç pes etmedi. Gökhan Gökberk, umudunu diri tuttu bu savaştan galip çıktı. Kanser Gökhan’ı bıraktı ama o kanseri bırakmadı. Yaşamını kanser illeti ile savaşanlara adadı. Yüzlerce çocuk hastaya umut oldu, onlarcasının elinden tuttu. Karanlık ufuklarına güneş oldu
ONUN IŞIĞI ANNESİYDİ: Gökhan Gökberk, kanseri yenmenin en kolay yolunun ışığı görmek ve ona tutunmak olduğuna inanıyor. Gökberk’in bu yolda ışığı annesi oldu. Herkese kaptığı gözlerini annesine çevirdi. Annesine inandı, ona tutundu. Anne, ‘Sabredeceğiz… Savaşı biz kazanacağız’ dedi. Gökhan dinledi
SABIR İNANÇ DİRENİŞ: Gökhan Gökberk, halen benzer hikayelerin içinde olanlara seslendi. Gökberk, “Hayata pozitif olun. Kendinizi mutlu edin. Stresten uzak durun. Hayattaki en önemli şeyin sağlık olduğunu hatırlayın ve en önemlisi asla, hiçbir koşulda umudunuzu kaybetmeyin. Sabredin, inanın, direnin, başarın” dedi.
Duygu ALAN
Gökhan Gökberk kanser ile 19 yıl önce tanıştı. Henüz 10 yaşında bir çocukken Gökberk’e Lösemi yani “Kan kanseri” teşhisi konuldu.
Eğitimine, oyuncaklarına, çok sevdiği arkadaşlarına yani çocukluğuna yani gülüşlerine mola verdi.
Yaşıtları sokaklarda koşup oynarken Gökhan acıların en büyüğünü sırtına alarak ailesi ile birlikte Ankara Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin yolunu tuttu.
Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’nin yoğum bakım ünitesinde bir süre tedavi gördükten sonra küçük Gökhan servise alındı. Küçücük bedenine 1 ay boyunca radyoterapi, 4 ay da ağır dozlarda kemoterapi uygulandı.
Ankara’da ızdırap içerisinde geçen 5 aylık tedavi sürecini tamamladıktan hemen sonra Gökhan yeniden ülkesine döndü. Ancak onu ufacık yaşta acıların en büyüğünü yaşamaya maruz bırakan kanser, hala Gökhan ile birlikteydi.
Gökhan’a Kıbrıs’a döndükten sonra üç buçuk yıl daha hafif dozlarda kemoterapi uygulandı.
Saçları dökülmüş, çocukluğunu içinde öldürmüş, maskeli bir kahramandı Gökhan.
Kahramandı çünkü hikayenin sonunu o yazdı. Çocukluğunu çalan illeti yendi. Savaşı Gökhan kazandı. Zor oldu ama kanser Gökhan’ı bıraktı. Kanser Gökhan’ı bıraktı bırakmasına da bu kez Gökhan onun peşinden gitti ve bir daha asla bırakmadı.
Yaşamını kanser illeti ile savaşanlara adadı. Yüzlerce çocuk kanser hastasına umut oldu, onlarcasının elinden tuttu. Karanlık ufuklarına güneş oldu.
.jpg)
“Önce ayaklarımdan vurdu”
Sorumlusu olduğu Umut Eğitim ve Kültür Evi’nde halen onlarca kanser hastası çocuğa umut yolculuğunda ışık olmayı sürdüren Gökhan Gökberk, umudunu yitiren onlarca kanser hastasına “umut” olmak için yaşadıklarını Havadis’e anlattı.
Gelibolu İlkokulu’nda 5’inci sınıf öğrencisiydim. 10 yaşındaydım. Harika bir hayatım, güzel arkadaşlarım, gülücüklerim, sevinçlerim vardı…
Bir gün o hiç yorulmayan ayaklarımda ağır bir yorgunluk hissettim. Öyle acıydı ki yürümekte zorlandım ve tökezlemeye başladım. Zamanla ayaklarımdaki acı yükü arttı. Ailem enfeksiyon kaptığımı düşündü… Hangi anne baba daha minicik olan evladına kanseri yakıştırırdı ki… Zaten kan kanseri o dönem bugünkü kadar yaygın ve bilinen bir hastalık da değildi. Doktorlar daha ayağımdaki ağrının nedenini teşhis edemezken ayaklarımdaki ağrıları vücudumun çeşitli yerlerinde oluşan morluklar, iştahsızlık ve kusmalar takip etti. Hastalığımın ne olduğu uzun süre araştırıldı. Önceleri demir eksikliğinden şüphelenildi, demir tedavisi uygulandı. Acılarım geçmedi daha da arttı. Sonra durumumun psikolojik olduğuna inanıldı. Taki yürüme yeteneğimi kaybedinceye kadar…
.jpg)
“Teneffüs zili ile film koptu”
Sınıfım okulun en üst katındaydı ve ben artık merdivenleri tek başıma çıkamaz olmuştum. Bu hususta bana benim kadar küçük arkadaşlarım yardım ediyordu. Ve bir gün film koptu. Teneffüs zili çaldı, sınıf arkadaşlarım koşturarak teneffüse çıktı ben de kalkmaya yeltendim ama olmadı. Kalkamadım…
Ders bitiminde arkadaşımdan babamı aramasını ve çağırmasını istedim. Beni okuldan babam aldı. O sancılı süreç de o gün başladı…
“Ah yandım ben Allah’ım”
Doktor, doktor gezdik. En sonunda Doktor Gülsen Bozkurt acılarımın nedenini teşhis etti. ‘Kanser’ dedi. Neydi kanser, bir çeşit enfeksiyon mu, grip mi olmuştum, neydi beni çocukluğumdan alan? Bilmiyordum… Doktor Gülsen Bozkurt’un teşhisi neticesinde kemik iliğimden sıvı alınması için ailem beni hastaneye götürdü. Operasyon çocuk servisinde yapıldı ve ailemi içeriye almadılar. Korkmuştum, ağladım… Bir oda ve başımda birçok beyaz önlüklü insanlar. Belimin kenarından bir iğne soktular… Bu çok ağrılıydı. Kemik iliğime girmişler. Sıvı alınacaktı. O beyaz önlüklüler bana ıkınmamı söylediler. Peki ıkınmak neydi, nasıl yapılıyordu bu iş. Yapamadım. Sonra bunun söylemem gereken bir kelime dizisi olduğunu düşündüm ve ‘ıkın ıkın” demeye başladım. Halimden anlamış olmalılar ki bu kez benden bir şarkı söylememi istediler. İğne kemik iliğimdeydi ve şarkı söylemem gerekiyordu. Hiç unutmuyorum. Hissettiklerimden olsa gerek ben “Ah yandım ben Allah’ım” şarkısını söyledim. Başardım, başardık. İlikten gerekli olan sıvı alındı.
“Neden korktuğumu bilmeden korkuyordum”
Sıvıdan yapılan tetkiklerde yüzde 98 hücrelerin işlevinin yitirilmiş olduğu tespit edildi. Kurula konuldum ve Hacettepe Üniversitesi’ne sevk edildim. Tabi ben sadece acıyı tanıyordum… Nedenini, ne olacağını ve süreci bilemeyecek kadar küçüktüm…
Yüreğim gibi ayaklarım da tükenmişti artık. Beni uçağa ellerimden tutarak koydular. Neden korktuğumu bilmeden korkuyordum. Ankara’ya kadar ağladım. Ankara’da havaalanında bizi bir ambulans karşıladı ve hemen hastaneye götürdü.
.jpg)
“Servis 22… Ağır dozlar, radyoterapi, kemoterapi”
Hacettepe Üniversitesi’nde serviste yer olmadığından beni geçici olarak yoğun bakıma yatırdılar. Soğuktu, itici, yalnız… Yoğun bakıma kimseyi almıyorlardı. Korkuyordum ve ailemin neden beni oraya bıraktığını, neden yanımda olmadıklarını anlayamıyordum. Bir süre sonra servis 22’de yer açıldığını söylediler ve bir hemşire kabaca benim oraya gitmemi söyledi. Küçücüktüm. Servis 22 neydi, nasıl gidilirdi, orada bana ne olacaktı… Neyse ki ayaklarımdaki ağrı biraz hafiflemişti. Yalnız başıma asansöre bindim. Servis 22’ye gidecektim, nerede olduğunu bilmeden. O sırada burnum kanamaya başladı. Beni tekrar yoğun bakıma çıkardılar ve bu kez nereye ve neden gideceğimi doğru dürüst, güzel bir dille anlattılar. Gittim… Servis 22… Oradaki tedavim 5 ay sürdü. 1 ay boyunca radyoterapi, 4 ay da ağır dozlarda kemoterapi aldım. 5 ayın sonunda Kıbrıs’a döndük. Üç buçuk yıl kadar da Kıbrıs’ta ancak daha hafif dozlarda kemoterapi aldım.
“Ben de o korktuğum çocuklardanmışım bilemedim”
Nasıl hissettiğimi bilmiyordum. Gülmüyor, oyun oynamıyor, sevinmiyor, mutlu olamıyordum. İçime kapanmıştım. Hastalığımın ne olduğunu ise iki yıl sonra anneme sorarak öğrendim. Hacettepe’de tedavi gördüğüm serviste saçları dökülmüş ve maske takan çocukları vardı. Empati kurarak anladım ki biz… Onlar ve ben kansermişiz.
Oysa ben onlardan, saçlarının olmayışından, maskelerinden korkmuştum. Annemin bana özel oda tutmasından ne de çok mutluluk duymuştum. Ben onlardan kaçmışım ama kendime tutukluymuşum, bilemedim…
Kemoterapilerden dolayı saçlarım dökülmeye başlamıştı. Yemek tabağıma, yastığıma saç tellerim düşmeye başladı. Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’ndeydim o zaman. Süper gücüm annem hemen müdahale etti ve beni tatlı dili, güzel sözleri ile ikna etti. Hastanenin kuaföründe saçlarımı kestirdik. Maskem de oldu sonra…
“Ben acıdım ailem acıdı”
Onlardan korktum ama zamanla sevdim de aslında… Tümünün simasını, isimlerini hatırlıyorum. Her birinin bende yarı bir etkisi var.
Onları unutmadım, onlarla birlikte o hastaneyi de, çektiğim acıları da… Bir ilacım vardı, öyle ağırdı ki vücudumda yaralar oluşmuştu. Konuşamıyordum. Yaşadığım acılar beni acıtırken gördükleri de ailemi acıtıyordu. Bir gün abim ziyaretime gelmişti… Şans ya o gün 6 dozluk bir ilaç almıştım. Bu ilacın beşinci dozu bana alerji yapmıştı ve öksürmeye başlamıştım. Nefes borum tıkanmıştı. Abim çok korktu, hemşireleri çağırdı. Ellerimdeki damalar patlamıştı ayaklarımda damar aradılar. Abimin o günkü paniğini hiç unutmuyorum.
“Onları unutamıyorum”
Unutmadığım bir öğretmenim bir de doktorum var. Kıbrıs’a döndüğümde yarım kalan eğitimime devam etmeye başladım. Gelibolu İlkokulu’ndan mezun oldum. Atleks Sanverler Ortaokulu’na yazıldım. Bazı öğretmenlerim bana çok yardımcı oldu. Kemoterapi sürecim üç yıl boyunca haftanın bir günü devam etti. Bu sebeple o günler okula gidemezdim. Saçlarım olmadığı ve maske taktığım için bazı arkadaşlarım bana tuhaf bakıyordu. Hatırlıyorum. Sanırım bulaşıcı olduğunu düşünüyorlardı. Oysa ben maskeyi hastalığım bulaşıcı diye değil kendi sağlığım için takıyordum. O arkadaşlarımın bu tavrı beni biraz kötü etkilemişti. Hatta okula gitmek istemediğim bile oldu. Ama çok beni üzen o arkadaşlarım değil bir öğretmenimdi. Bir gün sınavım vardı ama tedavim olduğum için sınava girememiştim. O dersin öğretmenine daha sonra durumumu anlattım ama öğretmenim bana hakkımı kaybettiğimi söylemişti. Çok üzülmüştüm. Onun kadar bende iz bırakan bir diğer kişi de bir doktor oldu. Henüz teşhis konulmadan önce gittiğim bir doktor bana ‘sana çok büyük bir iğne yapacağım. Senin aslında büyük bir rahatsızlığın yoktur. Seninki psikolojiktir, ilgi çekmek için yapıyorsun” demişti.
Bunları şimdi anımsadığımda aslında o dönem kanserle ilgili toplum bilincinin yeterli olmadığını anlıyorum. Bunların yanı sıra o dönem bana yardımcı olan öğretmenlerime, arkadaşlarıma ve doktorlarıma da minnettarım. O dönemde bu bilinci taşıyıp o şekilde davranmaları önemliydi.
.jpg)
“Benim de ışığım annemdi”
“Kanseri yenenlerin hep bir ışığı vardır. Benim de ışığım annemdi” diye sözlerine devam eden Gökhan Gökberk, hikayesinin sonunu şöyle anlattı:
Ailem bana çok destek olmuştu. Ama benim ışığım annemdi. Mevhibe Teyzemin de küçük oyunu benim hedefim oldu. Bir gün Mevhibe teyzem ziyaretime geldi ve bana ‘Bizim odadan çıktığında servisi düşün, en sonunda kapının üzerinde duran bir kırmızı burunlu palyaço var. Biz bu tekerlekli sandalyeden kalkacağız, sonra kapının dışına çıkacağız ve bir gün yavaş yavaş yürüyüp o palyaçonun burnunu sıkıp geri döneceğiz’ dedi. Ben ailemin de desteği ile bu hedefe zamanla ulaştım. Işığım annem de hep söylerdi ‘sabredeceğiz, bu savaşı biz kazanacağız…” annem yine doğruyu söyledi.
Çok acılar çektim, ağladım, korktum, içime kapanıp hayata sırt döndüğüm de oldu. Ama benim bir ışığım vardı. Benim ışığım annemdi. Yolumu aydınlattı. Umut ettik, inandık, direndik ve annemin de dediği gibi bu savaşı biz kazandık. Şimdi ben de başka kanser hastası çocuklara ışık olmak için çalışıyorum ve inanıyorum. Sabır, sevgi, umut ile direnç kanseri yenecek.
“Umudunuzu kaybetmeyin”
Gökhan Gökberk, hikayesini anlatarak, şuanda halen benzer hikayelerin içinde olanlara seslendi. Gökberk, “Hayata pozitif olun. Kendinizi mutlu edin. Stresten uzak durun. Hayattaki en önemli şeyin sağlık olduğunu hatırlayın ve en önemlisi asla, hiçbir koşulda umudunuzu kaybetmeyin. Sabredin, inanın, direnin, başarın” dedi.
































