Son beş-on sene içerisinde çok krizler gördük. Bu krizler hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeleri kapsadı. Fakat gelişmiş ülke krizleri erken biterken gelişmekte olan ülke krizleri ağır yaralar açarak uzun sürede toparlandı. 1993 yılında Asya Krizi, 1994 yılında Meksika krizi, 1998’de Rusya krizi, 2001 yılında Arjantin Krizi ve Türkiye’nin yaşadığı bizi de içine kattığı büyük finansal kriz.
Krizlerin yaşandığı ülkelere baktığımızda Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ekonomilerdir. Hikayeler hep bu ülkelerde yazılıyor. Niye? Çünkü bu ülkeler dışa bağımlı olan ülkeler. Kapitalist ekonomi gelişmekte olan ülkeler üzerinden kazanç sağlıyor. Ekonomik sömürü bu ülkeler üzerinden yapılıyor. Tıpkı bugün olduğu gibi. Bu konuyu sonra tartışmak üzere şu an için bırakıyorum.
Son 6-7 yıl içerisinde gelişen ekonomilerde ciddi bir kriz görmedik ta ki 2012 yılına kadar. 2012 yılında Dubai’de yatırımcı çıkışları yaşandı 70 milyar dolar hibe verilerek Abu Dabi tarafından kurtarıldı.
2014 yılında Ukrayna krizi yaşandı. IMF ve AB’den iki kez toplamda 60 milyar dolar kredi alarak krizi atlatmaya çalıştı.
Görüleceği gibi son yıllarda sıkıntılar yatırımcıların akın ettiği gelişmekte olan ekonomilerde yaşanmaktadır. Bu ülkelerde yatırımcılar ciddi paralar kazanmış olup tekrardan aynı piyasaya dönebilmek ve yine kazanç elde etmek için piyasanın sığlaşması lazım.
Tüm gelişmekte olan ülke para birimleri ABD dolarına karşı son yılların en düşük seviyelerine gelmiş durumda.
Şuan da gelişen ekonomilere karşı sermayenin sempatisi kaybolmuştur. Düşen emtia fiyatları bakımından yatırımcı gelişen ekonomilere girmiyor.
Dışa bağımlılığı fazla olan, cari açık sorunu olan dıştaki sermayenin çıkışlarına çok duyarlı olan ülkeler, önümüzdeki yıllarda kırılganlıklarını artıracaktır. Türkiye’de bu ülkelerden biridir. Umalım önümüzdeki yıllarda tehlike çanları yine çalmaz.
































