Su ile ilgili gelinen nokta uzlaşıya yakın…
Tozpembe bir tablo çizemeyiz.
Ama biliyoruz ki, silbaştan bir düzen konuşlanacak.
Meseleye, “Türkiye olarak bağlanma” bakanlar var.
Ben de “parasını ödeyip alma”, aynı zamanda, “alıp güçlü bir toplum olmak için kullnma” olarak bakıyorum.
Su en ciddi “enerji” kaynağıdır.
Bizde yok.
Bizdeki tuzlu…
Üretimi güçlendirmek yerine, körltiyor.
Su yok diye patates üretimi durdu.
Su yok diye meyve bahçeleri yok.
Su yok diye narenciye kuruyor.
Su varsa, üretim de güçlenir.
Yönetenlere düşen, bugüne kadar yapmadıkları bir şeyi yapmaktır.
O da doğru planlama…
Suyu sıfırdan planlama, üretimi yeniden kurgulama…
Erkut Şahali’nin yerinde olsam, gece gündüz, uzmanlarla bunun için çalışırdım.
Bir yıllık süreyi sadece suyu akıtmak için değil, “kullanmak için” de harcardım.
Nerede ne üretilecek, nereye ne pazarlanacak?
Bizim bu “erkenci tarım gücümüz” var ya…
Tepe tepe kullanırdım.
Türkiye ile suyun yönetimi planlanırken, “suyun kullanımı ile elde edilecek üretimin pazarlanması” da ciddi bir müzakere konusu olmalı.
Herkesin kafası karışık.
Öyle olmaya da devam edecek.
Suyu ucuza…
Ama doğru kullanmalıyız.
Görev, genç bakanların.
Elbette tartışmalar olacak.
Kavgalar yaşanacak.
Belki de partisinden istifa edenler de olacak.
Ama statükoya yenilmemeliyiz.
Bu kez doğru planlama ile, doğru bir kurgu, “daha üretken” bir toplum yaratabilir…
Bakış açımız, “Türkiye bizi yutuyor” diye…
İhaleyi açacak oln sen…
Şartnameyi yazacak olan sen…
Beceri burada…
Bu beceri bizi vezir eder…
Beveriksizlik rezil…
Örnek Ercan…
Herkesin kafası karışık…
Bu bulanık sudan toplumu kurtarmak ise siyasi beceri gerektirir…
***
Nere park edeyim?
Öyle derler…
Lefkoşa’da da sistem tam da öyle.
“Kimin kime nazı geçersa…” (Körlü mürlü bir şey da var ama, yazamam…)
Trafikten bahsediyorum…
Dün, Merit Otel’de bir yemek için gittik.
İçeriye girdik…
Çıktık…
Aracım yok.
Mahalle arasına park ettim haliyle…
Öyle ya…
Otel, izin alana kadar bina altına park yeri yaptı.
Şimdi orası, kumarhne oldu.
Otel, karşıdan ir arazi kirladı ya da satın aldı…
Orası da araba dolu…
Dereboyundaki en yakın park yeri bilmem kaç metre ötede…
Velhasıl…
Arabayı çektiler, götürdüler.
Belediye de ceza yazmış…
Ödeyeceğiz…
Çekici de “150 TL çekme parası” almış…
Helal olsun, onu da ödedik…
“Polisin talimatı ile aracınız çekildi” dendi.
Ödedim, zerresine de itiraz etmedim.
Etmeye de yüzüm yok zaten.
Park yerine park etmedim arabamı ve ödedim…
Da…
Soru şu…
“Nere park edeyim…”
Örneğin cezayı yazan belediye, park yeri yaratmak için ne yaptı?
Devam edeyim…
“Bu arabayı çekin” diyen polis, bilmiyor mu bölgede park yeri olmadığını…
Polis bilmez, park yerinin kumarhane makineleri ile dolduğunu?
Bakınız…
Hiçbir cezama itiraz etmedim, tamamı ödedim.
Da…
Gene sorarım…
Nere park edeyim?
Ya da kimi kime şikayet edeyim…Her gün onlarca araç yazılıyor Lefkoşa’nın her yerinde…
Herkes isyan ediyor.
Benim derdim isyan etmek de değil…
“Ceza yazma yükümlülüğünü” yerine getirenler, “park yeri yaratma yükümlülüğünü de yerine getirmeli…”
Özetle dediğim bu…
Bu arada… “Beytambal” gibi çekilen, hürra yere bırakılan arabanın içimi acıtması da cabası…
Şunu da belirteyim tekrar tekrar…
Suçluyum…
Cezamı da, çekicinin parasını da ödedim, buna diyecek bir şeyim yok…
Gene sorayım mı?
“Nere park edeyim?”
Bir eşeklik ettim, özür dilerim, cezamı çekeyim…
Birileri da bir zahmet, “Lefkoşalı araçlarını nereye park edecek” diye düşünsün…
































