HavadiSanat

5 Ağustos 2018 Pazar | 07:06
Bedia Balses

KIZARMIŞ BİBER

Yine, çok güzel bir Kıbrıs akşamüstüsüydü. Savaş ve göçün ardından geçen birkaç yıldan sonra evlerdeki yaşam izleri  yavas yavas yerini yeni sahiplerinin yaşanmışlıklarına bırakıyordu. Herkes yeni baştan alışmayı, sevmeyi ve yaşamayı başarıyordu.  “O” ise Limya (Limnia) köyüne Mormenekşe adının verildiğinden, ganimetin ne olduğundan habersiz, koşturuyordu etrafta. 5-6 yaşlarında falan olmalıydı. Hala köşede, bucakta sahipsiz bulduğu bebeklerle oynuyordu; daha önce bir başka çocuğun kaybı, gözyaşı olabileceğini bilemeden. Sahipsiz diye bulduğu oyuncakların bir başka çocuktan kalmış olabileceklerinin bilincinde değildi. Oysa, kim bilir onlar hangi özel günde, hangi anne-babanın armağanıydılar sahiplerine. Göçten sonra bir başka oyuncağa, eve, köye “benim’ demek zorunda bırakılan pek çok çocuktan herhangi biriydi. O yaştaki akranları gibi onun için de en önemli şey, oyun oynamak ve etrafta keşifler yaparak, yeni bir şeyler bulmaktı. ‘Yeni’ dediği şeylerin, “eskiden” bir başkasından kalma olduğunu düşünemeden…

Her akşamüstü o hanaya gitmek farzdı onun için. Orası öyle kocaman görünürdü ki gözüne, masallarda anlatılan devler ülkesindeki evlerden birine girdiğini sanırdı her seferinde. Orada “onu” görürdü.  Her zaman beyaz önlüğü ve gür, siyah saçlarıyla karşılardı kapıda kendisini. Bu heybetli kadın onu koşulsuzca seven birkaç insandan bir tanesiydi. İri cüssesi, uzun boyu, upuzun gür saçları ve kocaman güzel gözleriyle onu kucakladığında dünyanın da kendisini kucağına aldığını sanırdı. Onun adını taşıyordu. İsimler bir başkasından devir bir kaderi yaşamak gibi birşeyse de, en azından hem çok güzel, hem çok sevdiği birinin ismi olmasından dolayı bu adı hep çok severdi. “Anneannem” diye fısıldadı, yani “Bedi nenem”…

30 küsur yıl sonra duyduğu bir koku onu peşine takıp yıllar öncesine, çocukluğuna götürmüştü. O hanayı, nenesinin kocaman sarılışını hatιrlamasına komşu mutfaktan gelen bir koku neden olmuştu: ‘KIBARMIŞ BİBER KOKUSU’. Burnuna gelen yemek kokusu onu zihninde unuttuğunu sandığı odacıklara sürüklemişti. Örümcek bağlamış nice anı gözünün önünde kah flu, kah net bir şekilde  geçiş yapıyordu. Duyduğu koku onu hayatının en lezzetli zamanlarına götürmüştü. Nenesi mutfakta ocağın başına geçer torunlarının kalabalığı ve cıvıldaşmaları arasında dünyanın en mutlu insanı edasıyla yemekler hazırlardı. En çok bidda-badadez, gullurikya, samsı yaptığını anımsardı. Hele her turunç, karpuz, macunları… Erik, üzüm, zerdali reçelleri… Bir de çeşitli sebzeleri kızarttıktan sonra, çömleğinde soğuttuğu yoğurtla sunduğu yemekleri unutmamıştı. Ama nedense onca yemek arasından kızarmış biber kokusu taşınmıştı o mutlu mutfaktan bugününe.

Kilo, kolestrol nedir bilmediği, geceleri uykularının bölünmediği, başka bir nefesi kontrol etmediği, ölüm acısı tatmadığı o zamanlara gitmişti. Çocukluğunun en güzel insanlarından birinin elinden yediği o  yemeklerin tadını bir daha ne bir lokantada, ne bir davette, ne de bir tarifte bulabilmişti. Üstelik de kendi elleriyle bir daha sofrasına o tadın eksik kalmış parçacıklarını koyamamıştı. İçi başka, dışı başka bir  yaşamın çocuklarının ganimet oyuncaklarla oynadığı oyunlarla eksik gençlik ve geciken büyüme ile aldığı yolunu düşündürdü ona bu koku. Başkalarının evlerinin, odalarının, aşklarının üzerine kurulan yaşamlardan sonra, ganimet değil, kendine ait  yaratılan anlara sahip çıkmak istiyordu artık.

Kızarmış biber kokusu onu çocukluğuna götürmekle kalmamış, başka bir düşün, sahipli bir gülüşün üzerinden yeni bir yol kurulamayacağını da anlatmıştı. Bu savaş ortamında barış için hareket edildiğini sanan yağmacıların ortasında birinin hayalini çalan bir ganimetçi olmayı reddediyordu… Evet, evet o koku ona bunu anımsatmıştı. Kendi oyuncaklarını isteyen o çocuk karşısına dikilmiş bunu istiyordu kendisinden. O, lekesiz bir  merhabanın eksik bırakıldığı bir düzeni reddediyordu şimdi. Nice oyun kaybettikten sonra anlamıştı bunu Artık birinin hakimiyeti, galibiyeti üzerine kurulan oyunlarda değil, gül kokularıyla büyüttüğü çocuklarıyla yeniden çocuk olmanın ne demek olduğunu anımsamak istiyordu. Ganimet bulduğu herşeyi kızarmış biber kokusuyla geçmişe teslim etmeliydi. Nenesi, içine dünyaları sığan kucağıyla, karşısında koşulsuz sevgilerin  ölümsüzlüğünü temsil ediyordu. Biber kokusu, ki Can Yücel “biber ki yasadışı önderidir sebzelerin” dediği o biberin kokusu, hazır bulunan, bir başkasının dokunuşundan, yaşanmışlığından, sahipliğinden ve icazetinden arta kalan bir ‘şey’in asla yeni olamayacağını hatırlatıyordu ona…

Kendini o hanaydan ayrılır gibi hissetti. Dönüp gerçekten de o evin önündeymiş gibi arkasına baktı.  Evet, ‘O” önünde beyaz önlüğü, yüzünde kocaman gülümsemesiyle onu yolcu ediyordu. Elini kaldırdı, ‘hoşcakal’ der gibiydi. Çocukluğunu özlemişti. Nelere güldüğünü, nelere sevinip, kızdığını anımsamaya çalıştı… Ve evet, canı kızarmış biber çekmişti. Aslında biber falan değil, sevdiği tatları özlemişti. Çocukluğunu, oyuncaklarını ve oyunlarını, bir de oyun arkadaşlarını… Adımlarını evine doğru çevirdi. Kendini o hanayın ruhuyla kendi mutfağında, ocağının önünde buldu. Hazırlıklarını yaptı ve güzelim, iri, yeşil biberleri kızgın yağa atıp kızartmaya başladı. Salondan oyunlarına ara veren iki tane gece gözlü oğlan koşup geldiler. Büyük olan ‘anne bu güzel koku nedir?” diye sordu. Artık ganimet oyuncaklarla, ganimet aşklarını geride bırakan bir eda ile döndü anneleri: “kızarmış biber kokusu oğlum, kızarmış biber kokusu”…

KUŞLAR DA GİDER Mİ BURALARDAN
GÖZLERİN EKSİLİNCE (GÖK)YÜZÜMDEN?

“İçinden, düşünden bir şey tut” dendiğinde “en çok aşk tutan”, bir yenilgiden ve bir yanılgıdan yeni dönen çocuklarıydık yaşamın.

“Barış” diye-diye barışamamıştık ne hayatla ne de kendimizle.

Becerememiştik ne barış yapmayı ne de sevdiğimiz şeyler uğruna savaşmayı.

Başucumuza üşüşen leş kargalarını, tellerimize tüneyen uğursuz baykuşları kovamamıştık ne yapsak.

Bütün işaretler hep kötü haberlere, bütün aşklar ise altı oyulmuş ada yalnızlığına çıkardı.

“Tek başına sokakta yürürken çok kalabalık” olan insanlarımız azdı bizim.

Akıntıya yürek çeken şiirlerimiz kül rengi bir akşamda terk etmişti buraları.

Gri vedalar akıyordu paçalarımızdan.

Sündürmelerimizde içtiğimiz kahveler melun melun bakıyordu yüzümüze.

Artık kahvelerimizden de ayni tadı alamaz olmuştuk. Kimimiz “Con”cu, kimimiz “Oza”cı, bazımız “Sultan”cıydık.

Hatta ithal Mehmet Efendi’lerimiz bile pişiyordu cezvelerimizde…

En çok şarkıları özlüyor olmuştuk. Hani eskide kalan, ölümsüz aşkları anlatan…

Bir meyanın en zor yerinde kalakalmıştık.

Bir de bir meydanın en tenha yeri vurmuştu şiirlerimizi tam kalbinden.

Şimdi meydanlar ve meyanlar gücün yetmediği bir tenhalıkla baş başaydı.

Tiz bir sestik biz, nefesimiz yetmemişti ne savaşa, ne yaşama.

Aşksız bir yaşamın oksijensiz çocuklarıydık.

Diyaframımıza bildik korkuları doldurur, çeşmelerimizden gelen kireçli sulardan daha zararlı olduğunu bilmezdik bunaltıyla midemize doldurduğumuz mutsuzlukların.

Çeşmelerimize arıtıcı takardık da ruhlarımızı arıtamazdık ne yapsak …

Sevmenin dayatılmış işkencelerden uzak olduğunu öğrenince yeniden doğabildiğimizi reddederek çekildiğimiz mevzilerimizde düşlerimizi kaybediyorduk kan yerine…

Düş kaybından ağır yaralıydık…

Yoğun bakıma ihtiyacı vardı ruhlarımızın.

Aslında en çok da aşklarımızın.

Aşksız bir dünyanın aşka meyilli çocuklarıydık.

Mevizlerimizden çıkmayı bilmezdik.

Ya taaruzdaydık, ya da savunmada.

Ordularımız emrimize hep hazır tutardık.

Silahlarımız da vardı, stratejilerimiz de.

Kıvrak zekalarımızı aşk oyuncuklarına kullanır olmuştuk.

Ya Şahtık, ya da Mat.

Unutmuştuk oyun bitince şahın da, piyonun da ayni kutuya konup yerine kaldırıldığını!

Sevişle savaşı karıştıran, şiirleri facebooklarda ucuzculara peşken çeken aforizmacıların yalancılarıydık.

Bir kitap dahi okumadan felsefik sözleri tüketen baştan savmacılardık.

Ezberci aşk kuralcılarıydık hafifmeşrep anların. “Yorumlayamadığımız” bir yaşama her gün “comment”lerle başlardık.

Dost gülümsemesini mumla aradığımız bir zamanda binlerce “friends”imiz bile vardı.

Şarkısız ve şiirsiz günlerimizle durmadan şarkı paylaşır olmuştuk yalan bir dünyada.

Koca bir yanılsamanın ortasında git gide yalnızlaşan, yalnızlaştıkça da siber umutlara tutunan bir dönemin sahte paylaşımcılarıydık.

Kuru gecelerde uyuklayan, ayazda kalmış çocuklarıydık  yaşamın.

Hayallerimizi kapı önüne süpüren, sıkıntılarımızı halı altına iten, tabuların ve tapuların garantisinde yaşan itaatkar çocuklarıydık sürgün yaşamlarımızla bu adanın.

Kök saldığımız  toprakları  fahişeye benzeten, Afrodit gülümsemeli öyküleriydik gelenin-geçenin hesabının tutulamadığı bir adanın…

Öğrenemediğimiz, unuttuğumuz, yaşayamadığımız ve hissedemediğimiz öyle çok şey vardı ki fakir yaşamlarımızın.

Neye yarar şiir yazmak, okumak, şarkı söylemek, paylaşımda bulunmak:

Bir tek sev(ebil)ince insanlaşacağımızı bilmediysek hiç,

Bir insanda bütün yaşamı duyumsayabileceğimizi unutmuşsak

“Bütün şiirler senin adınla başlar” demediysek hiçbir zaman,

Bu gökyüzü altında nefes almanın bir anlamı yok, içinde eğer sen yoksan diyen cümleleri kurmadıysak.

Hissetmediysek  “bir bozuk saattir yüreğim, hep sen de durur” diyen Turgut Uyar’ı yaşamın herhangi bir yerinde ve Kafka ile hiç ayni fikirde olmamışsak:

“Milena, hiçbir şeyin önemi yok, mektubundan başka”…

Bütün gücümüzü kuşanmış olduğumuz biz zamanda Kaptan’dan:

“Ben sana mecburum adını mıh gibi aklımda tutuyorum” sözlerini ezberletecek bir mecburiyetimiz olmamışsa,

“Bir sen varsın bu dünyada, bir de diğerleri” düşüncesi hiç geçmediyse aklımızdan,

Bir sonbahar günü çığlık çığlığa uyanırken doğa, sırf içinde onu barındırıyor diye dünyayı ne kadar çok sevdiğimizi düşünmediysek,

“Sokağın tavanı kadar” deyip de eksik kalmamışsa içimizdeki özlem,

“Can içinde ŞAHDAMAR”sın duygularıyla uyanamamışsak hiçbir sabah,

Sensiz anlamı yok bu türkülerin, bu gökyüzü altında yürümenin diyen bir eksiklik duymamışsak,

Neye yarar şiir okumanın, paylaşmanın, şarkı dinlemenin, BİR SEVİYE BİR ÖMRÜ HARCAMADIKTAN sonra?