Köşe Yazarları

HAMASETİ ÇIKARIN, GERİNE KALAN?


Dün bir mesaj yazdım sosyal medyada, “Herkes 15 Kasım’la ilgili anılarını, nasıl ağladığını, kalp sıkışmaları ve heyecanını anlatıyor da, 36 yılda ülkeyi ne hale getirdiklerini kimse sorgulamıyor”…

Epeyce beğeni aldı. Demek ki çoğu insan aynı duyguları paylaşıyor.

Böyle yıldönümlerinde hamasetten geçilmez de, kimse sorgulamayı denemez…

“Yahu aradan bunca yıl geçti, ileri gideceğime geri gittik, nerede hata yaptık, nasıl düzeltebiliriz” diyeni görmedik.

Tam tersine, “varız, var olacağız, haklarımızı sonsuz kadar savunacağız, yaşatacağız” falan…

İyi güzel var olalım, yaşatalım da, nasıl? Bu haliyle mi? Geldiğimiz nokta, sadece içte bezginliğe sebep olmuyor, Kıbrıs sorununda da elimizi zayıflatıyor.

Ekonomi, tarihte hiç olmadığı kadar kötü. Bütçe yine tarihin en büyük açıklarını veriyor.

Bırak kalkınmayı, halkın alım gücü  her geçen gün düşüyor.

Yerel işsizlik had safhada. Bu da yeni bir olgu…

Ama diğer tarafta, yine bu bayır aşağı giden yapının yeni zenginleri… Hem de ne zenginlik… Kendine hayrı olmayan bu yapı, birilerini miktarı telaffuz edilemeyecek büyüklükte paralara kavuşturuyor. Adalet duygusu temelinden yaralanıyor. Çünkü gemisini yürüten kaptan prensibi yürüyor. Siyaset, hayatın her alanını etkiliyor, en başta da vatandaşların devlet önündeki eşitliğini…

Sosyal yapı derseniz, tanınmayacak durumda. Küçücük bir ada yarısında, yerel halkı, onun kültürünü, değerlerini ara ki bulasın.

Peki kim yaptı bunları?

Biz kendimiz…

Anlatmaya çalıştığım konuyu dün yine sosyal medyada görüşlerine, tepkilerine her zaman saygı duyduğum genç Avukat Serkan Mesutoğlu çok güzel toparlamış…

“Bağımsızlığın ilan edilmesinden sonra kim daha çok zarar vermiştir devlete? Bağımsızlık ilanına ideolojik olarak muhalif olanlar mı? Yoksa bağımsızlık ilanından sonra takip edilen adil olmayan, ayrımcı ve dar çıkarları gözeten yönetim anlayışı yüzünden devlete inancını kaybedenler mi? Yoksa bayrak ve devlet kelimelerini ağızlarından düşürmeyip sığ politikaları, dar çıkarları ve beceriksiz yönetim anlayışıyla devletin altını oyanlar mı?”.

Mesutoğlu bunu yazarken hangi seçeneğe “evet” dediğini açıklamamış ama, bence yanıt “hepsi”… Yani hepimiz….

Adaletsizlik, içten içe çürüme, bozulma, zayıflama gözlerimizin önünde oldu. Hiç birimiz gereken tepkiyi göstermedik. Küçük grupların cesur tepkileri, çoğunluğun sessizliği arasında boğuldu.

Hani Büyük Önder Atatürk, “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet” der ya,  bizler bu kötü gidişin önünde duramadık, gaflete düştük, ne olup bittiğini anlayamadık dalalete düştük, sonunda kendi kendimize hıyanet ettik…

Eskiden 15 Kasım’larda “nereden nereye geldik” konuşmaları yapılırdı. Dinleyenler de inananı, inanmayanı kabul ederdi alınan mesafeyi.

36 yılda 5 yılda bir yapılması gereken genel seçimleri, ortalama 4 yılda bir yapmışız. Ortalama her 1,5 yılda yeni bir hükümet kurulmuş… Böyle bir ortamda gelişmeden, kalkınmadan, geleceğe dönük projeksiyonlardan bahsetmek mümkün müdür?  Kurulduğu günden itibaren “kendi ayakları üzerinde duran” sloganı atılsa da, günden güne bu hedeften uzaklaşan, kendi kendini yıpratan bir sistem….

Şimdi bakıyorum da, geçmişten söz ederken sadece dile getirilen Rum mezalimi…

Kendi ellerimizle yok olmaya yakın bir noktaya getirdiğimiz sosyal adalet, hukuk devleti, sosyal ve ekonomik refahtan bahseden yok.

Nasıl bahsetsinler ki? Söylemeseler de ne yaptıklarının farkındalar.

Gidişatı tersine çevirmek, önce bu gerçekleri kabul edip, ve ona göre politikalar üretmekle mümkün. Şu anda öyle bir umut da ben göremiyorum…

 

 

 

YERİN KULAĞI VAR

GENEL SEKRETER KÖTÜMSER:

Liderler 25 Kasım Berlin görüşmesine hazırlanırken, BM genel Sekreteri Guterres, Güvenlik Konseyi’ne sunacağı raporda “umutsuzluk” mesajı verdi. Genel Sekreter, Maraş, doğal gaz aramaları, sınır anlaşmazlıkları ve tarafların “referans kavramları”nda anlaşamaması olgularını sıralamış, “Durum giderek karmaşıklaşıyor… Süreç kötüye gidiyor” yorumu yapmış. Oysa bu durumu olumluya çevirmek ellerinde. Kaçan tarafı ilan etmekle sorun çözülecek ama patronların istediği bu değil ki…

 

HALA UMUT VAR(MIŞ):

Genel Sekreter Guterres iki liderin görüşmesinden umutsuz olsa da, iki kesimli, iki toplumlu federasyon hedefiyle Kıbrıs sorununa ilişkin müzakerelerin yeniden başlaması gerektiğini söyleyen AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Mogherini, 25 Kasım’da gerçekleştirilecek üçlü görüşmeyi hala bir fırsat olarak görüyor. Keşke öyle olsa…

 

BU BAĞ BİR GERÇEKLİKTİR:

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın, “Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasındaki bağlar hiçbir şahıs ya da grubun özel gündem ya da hesaplarının ipoteği altına girmeyecek kadar köklüdür” sözünü çok beğendim. Ben de aynen öyle düşünüyorum. Bu bağ, ayrımcılık, yalakalık, kışkırtmalar ve ötekileştirme gayretleriyle bozulamayacak kadar gerçektir…

 

BİRİLERİ SERVİS ETTİ:

Ersin Tatar olayıyla ilgili GKK ve Polis Genel Müdürlüğü antetli “İnterpol tarafından aranmadığına dair” yazı çok tartışılır. Başbakan kendi şahsi meselesi için devletin kurumlarını niye taraf hale getirir? Tartışmaların içine sokar? Ona bu aklı veren kimdir? Yoksa aday çıkmaması için çaba gösterenlerin oyununa mı geldi Sayın Tatar? Öyle ya, kendisi olayın ciddiyetinin farkında değil, devletin resmi yazısından “espri” olarak bahsedebiliyor.

 

EKONOMİ DÜZELDİ Mİ?:

Dörtlü hükümet bozulup, yerine UBP-HP koalisyonu kurulurken halka verdikleri en ciddi söz, “ekonomik kalkınmayı sağlayacakları” sözü olmuştu. Aradan yaklaşık 6 ay geçti. Ekonominin düzeltilmesi için atılan tek bir adım var mı?  İnsanlar bankalardan kredi almaya korkar olmuş. Piyasa durmuş, yaprak kıpırdamıyor. Bu hükümet de o süslü vaadleriyle gelip geçecek, biz arkasından bakacağız.   

 

ONLAR DA İNANMIYOR:

Başbakan Tatar Maraş’ın 2020 yılı sonunda açılacağını söylerken BM Genel Sekreteri Guterres ise,  BM Güvenlik Konseyi’nin Kapalı Maraş’a ilişkin, “hiçbir tarafın çözüm bulunmadan bir adım atmaması” yönündeki kararına atıfta bulundu. Başta hükümet olmak üzere kimsenin Maraş’ın, Türk yönetiminde açılacağına inandığını sanmıyorum. Sadece kendi kendimizi kandırıyoruz…

 

 

ZİRVEDEKİLER

Derviş Gezer: “36 yılda ne yaptık? Çaldık. Rüşvet verdik, rüşvet aldık. Yolsuzluk yaptık. Girne’yi mahvettik. Lefkoşa’yı pisliğe terkettik. Mağusa’yı batırdık. Güzelyurt’u unuttuk. Devletin köküne kezzap döktük. Ocağına incir ağacı ektik. Toprağımızdan koptuk, ırkçı olduk. Siyaset çamur, siyasetçi makam delisi. Paraya taptık. Coğrafyamızdan nefret ettik…”

DİPTEKİLER

Ciddiyet: Dün törende arkadaki panonun 2018 tarihini taşıyor olması, yıldönümüyle, tarihin birbirini tutmaması gazeteciler tarafından fark edildi. Baskıyı yapan firma, “baskı hatası” diyor da, onu o şekilde asanlara ne demeli? Demek ki Dışişleri Protokol Dairesi’nin ya gözünden kaçmış, ya da bilerek asmışlar. Bu yıl törenlere kısıtlı bir bütçe ayrıldığını duymuştuk ama bu kadarı “olmaz” dedirtti. Haydi biz alıştık da, konuklara ayıp oldu. İşte bir ciddiyet örneği daha…

 



Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı