Güneş gibi bir düşman

3 Ağustos 2018 Cuma | 09:53
Ahmet Okan

O dönemler de ekonomi böyle içinden çıkılmaz haldeydi.

Zaten ekonomi demeye bin şahit isterdi!

Leymosun’da “Four Star”, Lefkoşa’da “Bel Kola” üretiliyor diye ekonomi tıkırında değildi!

Tabii ki her dönemin kendine göre koşulları vardı ve birileri de para kazanıyordu, lakin ahalinin tekmili 30 Kıbrıs Lirasına geçinmek durumundaydı.

Biraz daha Çinliler gibi tek tip kıyafetler de giydireceklerdi insanlara ama yöneticiler sosyalizm ya da komünizm diye bir lakırdıyı işitmek bile istemiyorlardı herkese 30’ar lira ve her eve iaşe dağıtmalarına rağmen!

Yaman çelişkiydi!

O yöneticilerin tarif ettikleri dandik komünizmi kendileri uyguluyor sayılırlardı ki Kapital’in bir sayfasını bile okumamışlardı gayet açık…

Şimdi nereden çıktı bu mesele?

Yaz yazılarına devem edeceğiz aslında ki böyle vakitlerde, öğleyin, sündürmelere çarşaflar yazılır, üstüne yatılırdı ayaklar havada.

Uyarsa sulu mahallebi yapılırdı.

Aslında uyarsa değil mutlaka yapılırdı.

Neydi, nereden gelmekteydi bu sulu mahallebi ki sokaklarda da özel satıcıları vardı?

Bir zamanların meslekleri arsında başköşeyi tutardı mahallebicilik.

Türk kültüründe geleneksel olmalı ama sulu mahallebiyi Anadolu’nun her yerinde görmek mümkün değil.

Sanırız Adana bölgesinde var…

Herkes sulu mahallebi yerdi ya da içerdi; aslında ikisi birden, hem içilip hem yenen bir şey.

Öyle sıcaklar olurdu ki zaman zaman, sinekler bile insanları ısırmaya üşenirdi!

En keyifsiz saatleriydi Lefkoşa’nın.

O sokaklar sıcaklardan büzüşüp bükülürlerdi sanki.

Ahşap radyoların lambaları en çok o vakitlerde zayıflayıp yanardı ısınmaktan.

Kıbrıs meselesi sıcaklara hapsolur, yaprak titremezdi.

Esen rüzgar sıcağın hararetini daha da artırırdı ki böyle öğle vakitlerinde Lefkoşa, Lefkoşa olmaktan çıkardı…

Sıcaklar diyoruz ama aynı sıcaklar günümüzde de var lakin o dönemler evlerde ve her yerde serinletici cihazlar olmadığından daha çok hissedilirdi sıcaklar.

Yuf delikleri ile pencerelerden odalara ve sündürmelere yayılan esintiler evlerin havasını değiştirse de çok da çare olmazdı.

Yine de hayat güzeldi.

Daha eski dönemlere gidildiğinde böyle mevsimlerde durum daha vahimdi ama adanın yerlileri dönemine göre çare üretirlerdi.

Böyle sıcaklarda adada bulunan bir yabancı gezginin anası ağlamıştı, kendisini çölde gibi hissediyordu.

Gelip geçtiği yerlerde insanların bir ağacın altında serinlediklerini, kimisinin de ağaçların altına tahtadan yatak misali bir sedir yaptıklarını, üzerine yatarak sıcağa karşı koymaya çalıştıklarını anlatır.

Elbette durum daha vahimdi o dönemler çünkü denize girme alışkanlığı da yoktu üstelik, fakat yine de hayat devam ederdi ve her koşulda kendine göre bir çare bulunurdu bulunduğu kadar…

Böyle bir coğrafyada Kıbrıs meselesi diye bir meselenin ortaya çıkıp nice nesilleri uğraştırıyor olması çok garip!

Güneş gibi bir düşman varken!