Sizi bilmem ama ben babama “baba” demedim. O benim bubamdı. Ona hep “buba” demişimdir. Aslında biz “baba” kelimesine antipati duyarak büyüdük. “Baba” Rumca “papaz” demekti ve herkes köyün papazına “baba” veya “babamu” (papazım) diye hitap ederdi.
Müslüman bir Türk olarak büyütülen bir çocuğun babasına papazlık yakıştırması beklenemezdi. Öte yandan, babamı papaza benzetecek adam, nenemin (baba annemim) elinden zor kurtulurdu. Fatma nenem “Gare” olarak bilinirdi. Sebebini sorduğum zaman bana söylenen şuydu: “Gençlik yıllarında güzel olduğu için kendisine bu lâkap takılmıştı”. (Gare kelimesinin güzellikle ne gibi bir ilgisi olabileceğini çözmüş değilim.)
Ben o halini hatırlamıyorum ama zeytunî göz renginin sülâleye ondan miras kaldığını sanıyorum. Bembeyaz bir teni vardı ki bizim köyde, beyaz tenlilik bir güzellik ölçüsüydü. “Pambık (pamuk) gibi kadın” güzelliği tanımlayan bir ifadeydi.
Nenem güzeldi ama adam da döverdi. Büyüklerimizin anlattığına göre, orak zamanı bizim taraflara Bitsilya köylerinden çalışmaya gelen insanlar vardı. Bitsilyalılara “Bitsillo” denirdi ve pek makbul insan sayılmazlardı. Birer çarşaf ve orakla gelirler, yaz aylarını orak biçtikleri tarlalarda geçirir ve orak bitince geri, kendi bölgelerine dönerlerdi.
Bir yaz iki Bitsillo dedeme “buyday” (buğday) biçmeye geldiler. Nenem de arkalarında demet bağlayıp onları uygun bir yerde biriktiriyordu. Anlaşılıyor ki içlerinden biri, neneme asılmaya kalkıştı. Nenem de elindeki orağı kaptı, bir kenara attı ve adamı pataklamaya başladı.
Öteki Bitsillo, arkadaşını kurtarmak amacıyla orağın tersiyle nenemin yüzüne vurdu. “Harnıp” ağacının altında olan eşyalarını alelacele toplayıp sırra kadem bastılar. O kavgada nenem iki dişini kaybetti. O da gidip iki altın diş yaptırdı. Altın dişi kendisine yakıştıran ender insanlardan biriydi nenem.
Baba tarafından ailenin ilk torunuydum. Bu nedenle nenem beni çok severdi. Ondan daha önemlisi, elbette nenem için, erkek doğmuş olmamdı. Nenem enteresan bir kadındı. Kendisi beş erkek çocuk doğurdu. Buna rağmen kız çocuklarına pek sempati ile bakmazdı. Benden sonra annem dört kız doğurdu. Nenem “kız oldu” haberini alınca anneme kızar ve “Gene kız doğurdu bu kadın” diye kendi kendine söylenirdi.
Kızların tümü benden küçük oldukları için ben onların “ağa”sı idim. Daha doğrusu köyde olduğumuz sürece ağaydım. Daha sonra bazılarının “abi”si oldum.
Bütün bunlar nerden mi aklıma geldi? Okuduğum bir kitaptan. F. Saadet Bilir’in “Gülnar Ağzı (Gülnarca)” adlı kitabını okuyorum. Önsözde belirtildiği gibi Saadet hanım 1972 yılında eş durumundan Gülnar’a Türkçe öğretmeni olarak atandı. Orada farklı bir Türkçe konuşulduğu dikkatini çekmiş. Öğrencilerinin yazdıklarından ve özellikle Sarıkeçili ve Bahşiş yarı göçerlerinin kadınlarıyla yaptığı sohbetlerden aldığı notları bir araya getirmiş. Sonuçta, kanımca, çok ilginç bir kitap ortaya çıkmıştır.
Saadet hanımın eşi eczacı ve aynı zamanda şair/yazar Ali İhsan Bilir, Türk Bankası Kültür Sanat dergisinde şiirleri yayımlanan biriydi. Kıbrıs’a yaptıkları bir gezide gelip beni buldular. Tanışıp arkadaş olduk.
Birkaç defa Gülnar’ı ziyaret ettim. Adı gibi güzel insanlarını ve serin havasını pek sevdim Gülnar’ın. Bazılarının konuştukları dilin benim köyde öğrendiğim Türkçe’ye benzediği dikkatimi çekmişti. Ve Saadet hanım bu gözlemimi bu kitabıyla kanıtlamış oldu.
Bu konuda birkaç yazı yazılabilir. Bugün sadece bir tadına bakalım: Yörükler de bizim gibi babaya “buba” (s.27), ağabeye “aga, ağa, ağabi” (s.42), harnuba “hannup, hannıp, harnıp” (s.68), buğdaya “bûdiy, buydiy, buyday” (s.27, 48,64) diyorlarmış.
Biraz önce Facebook’ta okudum. Arkadaşlarımdan biri, bilmem kimlere “nalet olsun” diye yazmış. Onlar da “lânet” yerine bizim gibi “nalet” (s.66) diyorlarmış.
Özel isimlerdeki benzerliklere de bir göz atalım: Köydeki koperatif şirketinin kâtibi olarak babamın İsmail değil “İsmayıl” yazdığını anımsıyorum. Bu nedenle uzunca bir süre, bunların iki ayrı isim olduğunu sanmıştım çünkü köyde bazılarına İsmail, bazılarına İsmayıl diye hitap ediliyordu. Yörükler de İsmail’e “İsmayıl, Ismayil, İsmiyil, Ismil” (s.23, 77) diyorlarmış.
Tevfik’e onlar “Tēfik” (e harfi uzun okunur) (s.92) diyor, biz “Teyfik” diyoruz. Abdullah’a onlar da biz de “Abdullā”, Mehmet’e “Mēmed” (s.46,55,89), Derviş’e de “Devriş” (s.81) diyoruz. (Köyümüzde “Memedagi” adında biri vardı.
Kadın isimlerinden Rukiye’ye Yörükler “Urkuya” (s.25,38), biz ise “Urkiye”; Sıdıka’ya onlar “Sıddıka, Sıttıka” (s. 85,87) diyorlar, bizim köyde herkes “Siddiga” diyordu.
Herkes deyip duruyorum ama köyümüzde herkes, “herkeş” diyordu. Yörükler de “herkez” veya “herkeş” (s.53) diyorlarmış.
Dediğim gibi bunlar tadımlık. Daha birçok benzer özellikler var. Başka defaya.
































