En Üst

25 Eylül 2017

GÜLE GÜLE ALEV SAÇLI KIZ SEVİM PİRE’YE

Haber İçi Üst
Haber Yazı İçi

Penceremden eski bir şarkı doluyordu odama. Akşamüstüydü. Hep, çıkıp gelenlerin değil, gidip de dönmeyenlerin anımsatmasını taşır benim için bu vakitler. Akşamüstüydü, yavaş yavaş mesainin ve de haftanın bitiş saatleri yaklaşıyordu.
Akşamüstüydü, otların dalgalanıp durulduğu, denizin yorulduğu, insanların suskunlaştığı saatlerdi. Ardımdan gelen güneş ışınlarının parlaklığına sığınmıştı saçlarım. Neden yazıyorum bunları? Bugün bu yazıya nasıl girecektim? Akşamüstüydü ve ofis kapısından içeriye giren arkadaşımın yüzünde acı vardı. Yine uğursuz bir haber gelmiş olmalıydı. Hasan hep gülümseyen yüzüyle girdiği kapımdan bu kez yıkılmış olarak girdi ve acı haberi verdi:”Sevim’i kaybettik”… Sevim Pire’nin ölüm haberi kafamdaki saçma sapan düşünceleri, üzüntüleri ve yüzleri şungur şungur etti birden. Bir anda zamanın ve mekanın içinde kaybolup gittim. Üzüldüklerim, kırıldıklarım ne kadar da yavan kalıyordu şimdi. Kırmızı saçlarıyla hayat dolu, yaşamayı seven bir genç kız silüeti düştü gözlerimin önüne. Elinde bir gitarla çıkıp geldiği o günü anımsadım.
Kızıl saça olan düşkünlüğümle onu gördüğümde saçında bu kadar cesur kızılı taşıyan kızı tanımak için bir merak uyanmıştı içimde. Bu denli parlak ve iddialı bir kırmızıyı kimdi taşıyan? Sordum, “kimdi eve gelen bu kız?” Kuzenim Cemal’ın arkadaşı Sevim olduğunu söyledi bizimkiler. Hemen merdivenlerden çıkmaya başladım, o cüretkar kızıl saçı aramak için. Merdivenlerden çıktığımda şahane saçlarıyla gülümseyen, kocaman gözlü, yerinde duramayan o kızla tanıştım. Cemal’ımıza gitar getirmişti. Orada gitar çalıp şarkı söylüyorlardı, ben de onlara katıldım…
….
Aylardan ekim olmasına rağmen sıcak bir havaydı. Bir gün önceki sel ve fırtına uyarıları ve okulların tatil edilmesiyle dalga geçen bir hava vardı Kıbrıs’ta. Bilgisayarımda çalınan şarkı susmuş, önümdeki kahvem soğumuştu. Daha demin nelere üzülmüş, nelere kafa yormuştum. Üstelik de bu uğursuz akşamda hala, Sevim sevenlerine, anne babasına veda etmişken bilseniz ne kadar küçük şeyleri takabiliyorum kafama. Oysa her olaydan öğrenmemiz gereken şeyler vardı. Ölümden de. Ölümden, daha iyi nasıl yaşanırı öğrenebilirdik oysa. Mesela sevdiklerimize sımsıkı sarılmayı, vakit varken ve o vaktin ne kadar kaldığını bilmezken eksik bıraktığımız bütün yarımları tamamlamayı. Bu akşam yazdığım her şey yavan olacak biliyorum. Her yere bulaşan, her aileye her hayata karışan bu kanser illetinin önlenmesi için hiçbir şey yapılmıyor. Zirai ilaçlar, hormonlar, baz istasyonları, cep telefonları… Düşününce deli olasım geliyor. Bu akşam artık kırmızı saçlı kız yok. Daha geçenlerde onu havaalanından karşılamıştı arkadaşları ve o, Facebook profiline “Mağusa’da döner keyfi” diye yazarak bizlere güzel haberler iletmişti oysa. Hastayken bile gülümseyen muzip resimler veriyordu Sevim. Bizden çok daha fazla hayatı çözdüğünü biliyorum. Kendine acımadan, hayata tutunarak sürdürmüştü mücadelesini…
Şimdi, tam da bu gece bir aşktan bahsetsem mesela, bir şarkıdan, bir şiirden. Ne söylesem, ne yazsam, hangisi anlamlı gelir? Koca bir hayatın içinde nasıl lüks kaçar bazı acılar, kırgınlıklar, kızgınlıklar değil mi? Nasıl da gereksiz ve boş… Daha geçenlerde Neşet Ertaş’ın ölümüyle “ben ölürsem saçlarını yolma gayrı” diyen türkülerinin içindeki “yaşarken ölebilmek” acısına takılmamış mıydım? “Ölürsem ben mezarıma gelme” diyen üstat, ölümle yaşam arasındaki o kırgınlıkların parçalarını toplatmamış mıydı bana? Yaşarken ölmek, birini yaşarken içinde öldürmek nasıl bir cüretti? Vefat eden kırmızı saçlı güzeller güzeli Sevim’in haberi karşısında bu hisler, bu şarkılar susmuştu bugün. İçimdeki lüks acıların şiirleri şimdi, taşıdığı şahane kırmızı ile yaşama veda eden gencecik bir yaşama ağlıyordu…
Akşamüstüydü… Ofise gidenler-gelenler olmuştu. Herkes içinde kendi ağırlığını taşıyordu. Yitirilmiş nice zaman, nice insan, nice merhaba vardı o küçücük alanda. Duvarlar neleri neleri barındırıyordu. Nice kaybedilen, giden, gidip de dönmeyen insanın bakışı saklıydı o odada. Duvarlar, fotoğraflar, şiirler, çiçekler, sözler her şey yerli yerinde görünüyordu. Tüm bunlar birden değerini yitirdi. Güzeller güzeli Sevim’in yarım kalmış yaşam hikayesi, bir de keskin feslikan kokusu doldu odaya. Masasının üstündeki ayran bardağına ekili feslikan yaşamı anımsatıyordu. Yaşamı düşündüm bu ölümün kol gezdiği günde. Yaşamın izini, gücünü değil de ölmeyi, gitmeyi, bitirmeyi seçenlerin gölgeleri kaybolmaya başladı. Biliyordum ki yaşamak daha çok bir şeydi, ölmek daha çok. Yaşamak, Sevim gibi hayatla mücadele etmek, yaşama sımsıkı tutunabilmek, sevmek, sarılmak, gülümsemek demekti… Ölüm ise koskocaman bir yaşamı geride bırakıp da gitmekten öteye, yitmek, bitmek, kaybolmak ve pes etmekti… Hayat, Sevim’in saçındaki aşk kırmızısındaki alevi tutabilmek, onu taşıyabilmekti. Yaşam cesur insanların işiydi.
Sevim, çok erken ayrıldı hayattan, nice insanı acıya boğarak gitti. Belki de yaşça uzun yaşayan çoğumuzdan fazla yaşadı bu zaman diliminde.
Güle güle git Alev saçlı kız. Sadece ölümü değil, yaşamanın da nasıl bir şey olduğunu öğrettin hepimize…
(Ölümünün ardından geçen yıl Sevim Emre için yazılan yazı * 12/10/2012)
**********************
Sevim,
Mağusa hisarlarında yine o insanlara umut aşılayan gülümsemen karşılıyor bizleri. Yine kocaman bir şehre bir tutam mavi dağıtır gibi. Gelenler geçenler, işe, okula gidenler, borçlular, sevgililer, endişeliler, kibirliler… Neler neler geçiyordur şimdi gözlerinin önünden. Genç bedeninle kim bilir kaç kez geçmişsindir o yoldan. Kim bilir neler yapmak için. Ne planlar, ne umutlar, ne hazırlıklar vardı heybende. Senin ölümün o kadar şaşırtıcıydı ki kimse o kızıl saçların, o gülen gözlerin ölüme teslim olacağına inanamadı. 1 yıl uzaktan bakılınca belki çok uzun bir zaman değil ama bunu bir de annene, babana, her gün yolunu bekleyenlere sormalı. Sahi bu kadar acıyı dünya nasıl kaldırıyor? Nasıl batmıyor? Nasıl aynı minval üzerinde dönmeye devam ediyor?
***************************************************************************
Zamana Kazılı Mektuplar
Bir insanın herkese eşit davranması onun adil davrandığını göstermez.
Bir öğretmen düşünün, sınıfındaki bütün öğrencilere eşit davranmayı erdemli bir davranış olarak gördüğü için kız erkek, zengin fakir, tembel çalışkan, utangaç arsız farkı gözetmeden eşit davranıyor. Bana göre bu öğretmen öğrencilerine şunu söylüyor: “Sizin kim olduğunuz, nerede yetiştiğiniz, nasıl hissettiğiniz, ne olmak istediğiniz umurumda değil. Sizler benin için yoksunuz. Benim için bir ‘öğrenci’ kalıbı vardır ve ben bu kalıba konuşurum. O kalıp içinde herkes birbirine eşittir.”
Bu öğretmen annesi babası okuyup yazması olmayan Ayşe ile ana babası üniversite mezunu olan Zehra’yı eşit görecektir. Ayşe okula başlayıncaya kadar hiç kitap görmediği halde, Zehra’ya küçük yaşta hikâye kitapları okunmuş ve daha beş yaşındayken Zehra kendi kitaplarını okumaya başlamış biridir. Bir ev ödevi için Zehra’ya 15 dakika yeterken Ayşe iki saat uğraşmıştır; hem de bütün dikkatini vererek.
Zehra’nın evde kendi odası vardır, odasında masası vardır, kitaplarını koyacağı kitaplığı vardır ve misafir geldiğinde veya salonda annesi ya da babası televizyon seyrederken kendi odasında istediği gibi, istediği kadar çalışabilir.
Ayşe tek göz bir odada tüm aileyle birlikte iken bir köşede çalışmak zorundadır. Misafir geldiği zaman onlara çay götürmek Ayşe’nin işidir. Çayları verdikten sonra mutfak dedikleri o küçücük ortamda ödevlerini yapmak için kendine bir yer bulmakta ona kimse yardım etmemektedir. Ama çok gayretli, çok şevklidir. Öğretmenini can kulağıyla dinleyerek, derslerine çok çalışarak, kendinden beklenenin en iyisini yapmaya gayret ederek öğrenciliğini sürdürmektedir.
Ayşe ve Zehra’ya eşit davranan öğretmen bence adil değildir. Adil davranmaya önem veren öğretmen öğrencilerinin aile ortamıyla ilgili bilgi edinmeye çabalar. Ana babalarıyla tanışmaya çabalar. Öğrencinin içinde büyüdüğü büyük resmi öğrenmek için çabalar. Çabalar. Yapabileceği budur; elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak çabalamak. Peki, üstün zekâlı ve vasat zekâlı bir öğrenciye eşit davrandığı zaman öğretmen adil oluyor mu? Bence hayır. Öğretmen her bir öğrenci neredeyse orada o haliyle öğrenciye kabul edip değerlendirmeli. Üstün zekalıya üç, vasat zekalı bir öğrenciye on dakikasını veren öğretmen eşit davranmıyor, ama daha adil davranmış oluyor. Bu öğretmen başarıyı John Wooden’ın gözüyle tanımlarsa, davranışlarını ona göre ayarlar: “Başarı bir iç huzurudur; elinden gelenin en iyisini yapmaya tüm benliğiyle, tüm içtenliğiyle gayret etmiş olmayı bilmekten gelen bir iç huzuru.”
Öğretmenin hedefi tüm öğrencilerinin kendilerini başarılı hissetmesine çabalamaktır. Aynı şekilde bir okul müdürünün hedefi tüm öğretmenlerinin kendilerini başarılı hissetmelerine çalışmak olmalıdır. Bir okul müdürü düşünün: bütün öğretmenlerine eşit davranmaktadır. Onun gözünde işini mış gibi yapan “yüz öğretmen” ile işini gönülden yapan “can öğretmen” birdir. “Öğretmen öğretmenliğini yapsın, başka şeye burnunu sokmasın” diyen müdür öğretmenlere, “Sizin kim olduğunuz, nerede yetiştiğiniz, nasıl hissettiğiniz, ne olmak istediğiniz umurumda değil. Sizler benin için yoksunuz. Benim için bir ‘öğretmen’ kalıbı vardır ve ben bu kalıba konuşurum. O kalıp içinde herkes birbirine eşittir” demektedir.
Peki, bir kişinin -öğretmen, müdür, doktor, yazar, polis, anne, baba, şoför, vb- adil ya da eşit davrandığını nereden bileceğiz? Adil ya da eşit davrandığını bilemeyiz. Ama adil davranmak niyeti içinde çabaladığını görebiliriz. Nasıl mı? Onunla sohbet ederek. Öğretmenle sohbet ettiğimizde dikkat edeceğimiz şey, büyük resmi işin içine katıyor mu öğrencisini değerlendirirken? Sadece sosyal roller içinde, ‘öğrenci’ kalıbı içinde mi görüyor, yoksa resmi büyütüp onunla ilgili diğer boyutları da – ana babanın eğitimi, mesleği, çevresi, öğrencinin gayreti, çabası, ilerde ne olmak istediği – hesaba katıyor mu?
Okul müdürünün umurunda mı büyük resim? Büyük resim hesaba katılarak adil davranmak garantisi yok, ama o yönde çaba göstermek uzun vadede daha adil bir ortam yaratabilir.
Ana babaların, öğretmenlerin, yöneticilerin, adil olmayı umursamadan eşit davrandığı bir toplum zalim bir toplumdur. Bu toplumda yasalar vardır, ama adalet yoktur.
Doğan Cüceloğlu

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
canlı bahis, maç tahmini, yeni giriş adresleri, bahis danışman