Köşe Yazarları

Git Gide Yalnız Kalan Kıbrıslılar’a

Uzun zaman önceydi. Düş geceye, gece aya gebeydi. Henüz ininden çıkmamıştı insanlar. Duygular yalın, sözler fazla, dokunmalar samimiydi. İnmemişti gündüze ses. Sesin yanına sessizlik yakışıyordu daha. Yakındı sevişmek, aşk yakın. Uzaklarda tüten ocaklarda, ininden çıkmayan duyguların ilk adımları vardı.

İnsan bu kadar modern bir hayvan değildi. Saksılara çiçekler eker, sabah uçuşan kelebekleri farkederdi. Arılar terketmemişti henüz sokakları. Ağaçlar henüz bina yapılacak diye kesilmemişti. Çocukların ağızları dut kırmızısı, çağla acısı, enginar karasıydı. Kaç soru çözeceğim soruları ile tanışmamıştı henüz çocuklar. Hangi oyun oynayalım, yağ mı satalım, ekmeğimize bal mı sürelim, şeker ekmek mi yiyelim diyeydi tüm konuşmalar. Sokaklarda oyunu bilen, solgun giysili, parlak gözlü çocuklar koşuşturuyordu. Avludaki meyve ağaçları ilaçlanmaz, çocuklarla paylaşılırdı.

KIBRISLILAR

Tablet yoktu, akıllı telefon ve de çok kanallı dev ekranlı televizyonlar da. Tom ve Jery’ler, Küçük Ev’ler, Uçan Kaz, Daltonlar, çizgi filmler, haberler, dünya kupaları vardı. Az kanal, çok hayal vardı. Çok sohbetli klimasız, sinekli evlerin, gülümseyen yüzleri vardı. Çocuklar henüz birer proje değildi. İnsanlar ininden çıkmadan, çocuklar çocuk, büyükler ise birer yetişkindi.

Ortada ergenlikten çıkmamış anneler, olgun kadın gibi giyinip, davranan kız çocukları da yoktu. Çocuklar çocuk olmayı bilirlerdi, anne – babalar ise kendilerini.

Veresiye satış vardı evet. Herkesin bir veresiye defteri. Eve sadece ihtiyaç kadar olan malzemeler alınırdı. Ev yemekleri pişer, sebze-meyve zamanında yenir, eskiyen saklanır, yırtılan dikilir, tamir edilirdi. İnsanlar borç batağında olup son model, lüks arabalar sürmezlerdi. Herkes önce kendini bilirdi. Kimin oğlu, kimin kızı olduğunu. Kaç para aldığını, nerden geldiğini. Aile yapısını. Evinin, arabasının değil, karakterinin güçlü ve de gösterişli olduğunu bilirdi. Yüklü kredi kartları, bankalara gırtlağına kadar borçlu insanlar da yoktu.

İninden çıktı sonra insanlar. Teknolojinin sunduğu her şeye kavuştu. Tableti oldu, akıllı telefonu, akıllı arabası, çok kanallı televizyonu, bilgisayarı daha nesi, daha nesi… Git gide aklını az kullanır oldu. Git gide tahammülsüz, öfkeli, sevgisiz, hoşnutsuz oldu. En önemlisi arsızlaştı insanlar buralarda, belki her yerde. Doğadan koptukça odaya kapandı, çocukların oyunlarını çaldı, masallarını ve sohbetlerini. Onları küçük ekranlara hapsetti. Saldırgan oyunlara, geçici zevklere. Onlara kısa yoldan zengin olma yollarını öğretir oldu. İninden çıktı Kıbrıslı. İninden dediğim saklı olduğu o alçakgönüllü yerden. Sevgi dolu aile yapısından çıktı. Daha çok şey ister oldu hep, hep daha çok. Ne istediğini bilmeden koşturup durdu. Şiirsiz, şarkısız, hedefsiz.. Git gide arsızlaşarak, git gide yalnızlaşarak…

 

ÖNERDİKLERİM:

SİNEMA-FİLM: AMOUR

Sinema Yazarı Ali Ulvi Uyanık’ın  muhteşem film AMOUR’la ilgili kaleme aldığı yazıyı paylaşmak istiyorum:

Amour (AŞK) Yaşlılık, hastalık, ölüm ve bağlılık temalarının ustaca ele alındığı Michael Haneke filmi.

80’li yaşlarda emekli ve eğitimli iki müzik öğretmeni olan Georges ve Anne’ın kendileri gibi müzisyen olan fakat uzakta yaşayan bir kızları vardır. Bir gün Anne bir kriz geçirir ve felç olur. Çift kadının felç geçirmesinin ardından bu durumla başa çıkmaya çalışmaktadır. Şimdi onca yıla yayılmış olan evlilikleri yeniden bağlılık testinden geçmektedir. Usta yönetmen Michael Haneke’nin son filmi olan yapım 2012 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazanmıştır.

Soru şu: Onun fiziksel acılarına son verip ikinizin de ruhen ‘kurtulmasına’ giden yolu açmak mı yoksa bu ıstırapları bir sınav olarak kabul edip devam mı etmek? Yanıtı, yaşama nereden, nasıl baktığımıza bağlı olarak değişecek bir soru. Ama aşk, hep aynı aslında: Hayatınızı, sizin için de attığını bildiğiniz başka bir kalbe bağlanarak geçirmek ve bu canlıyla sevgili, cinsel eş, arkadaş, dost, giderek onun her şeyi, kardeşi, annesi, babası, çocuğu olarak ilişkiyi sürdürmek, mucizevî olduğu kadar masalsı da. Sadece bir tek korku, bu masalın üzerine karanlığı çöktürebilir: Ölüm!

Michael Haneke, âşık olmaktan kaçmaya çalışanların düşünmeye bile cesaret edemedikleri, korku ve bu ruhsal fırtınanın tam da gözüne girerek seyirciyi kaskatı gerçekle yüzleştiriyor. İşte tam da bunu yaptığı için, girişte sorduğum soru önem kazanıyor. Aşk, korkunun üzerine giderek ölümde de ayrılmamak mıdır?

Çiftimiz, Georges ve Anne, emekli müzik öğretmenleri; entelektüel, belli ki disiplinli, bilinç düzeyleri yüksek… Onların öyküsünü tümüyle evlerinin içinde takip ediyoruz. Farklı tek yer, prologta, bir öğrencilerinin resitalini izlemek için geldikleri konser salonu. Bu sahnenin değeri, mutlu oldukları bir mekânda, sağlıklı biçimde son kez bir güzelliği paylaşmış olmaları… Çünkü eve döndüklerinde kapının hırsız tarafından zorlandığını görüyorlar; metaforik anlamda düzenlerine ‘müdahalenin’ sinyali. Ve asıl ‘müdahale’ o gece başlıyor. Anne, gecenin bir vakti yatağında oturmuş boşluğa bakıyor: Sonun başlangıcı.

Hikâye, bundan sonra çok ama çok sert: Benzerini bizzat yaşayan seyirciler için çok zor geçeceği konusunda uyarmam gerek. Özellikle bu seyirciler, can yoldaşı eşi Anne’ın felç geçirerek bakıma muhtaç hale gelmesinden sonra, acılar içinde yavaş yavaş ‘erimesinin’ neredeyse her anını kalbinde hisseden Georges ile duygudaşlık yaşayacaklar.

Çiftin yine bir virtüöz olan ve yurtdışında yaşayan kızları Eva (Isabelle Huppert), ziyarete geldikçe üzülüp ağlayarak akıl vermekte… Paradan başka bir şey düşünmeyen bakıcılar, çoğu kez bir insanla uğraştığını unutmakta… Bir bebek gibi bakılması gereken Anne’ın yaşamdan istifa etmek isteği, aşkın bu son durağında Georges’un beynini kemirmekte… Haneke, aynı zamanda, Anne-Georges çiftinin aşklarının bu son bölümünde, aşkın zaman içinde nasıl kaskatı bir bencilliğe dönüştüğünün resmini çiziyor. Giderek kendileri için var olan çiftten Georges için, Anne’dan sonrası sadece yalnızlık (kısacık sürede bir güvercinin sıcaklığına sığınması unutulmaz). Karısının acılarından kurtulması, kendi kurtuluşu da olacak.

Sorduğumuz soruya dönersek, Haneke gibi ‘Avrupalı olmak’ kavramına keskince neşter atan bir yönetmenin kahramanlarının, bu egoist hayat tarzlarında, ‘tevekkül’ ve bunu bir sınav olarak kabul etmek gibi daha Doğu’ya, bize özgü ruhaniliği göstermesi beklenemez. Bunu vurgulamam, aşkın bu yaklaşımla da yorumlanabileceğine inanmam.

Ali Ulvi Uyanık 

 

KÜRK MANTOLU MADONNA

 

Dar balkonlu küçük bir evde

Pembe bir sardunya düşerken kahveme

Karşıma oturdu Maria Puder

Dar koridorlu bir yaşamın

Öğle vaktinde

Üşüyen bütün kadınların

Solgun teniyle

Sarıldı kürküne

Rüzgarlı saçlarından

Yüzlerce kadın yüzü düştü

Odanın orta yerine

Masaya serdiğim örtü

Tiryakisi olduğum kahve

Oturduğum sandalye

Balkon ve sardunya, rengi pembe

Benim olmayan bir hayatın

Kullanılmış tanıkları eşlik ettiler

Pişmemiş bir acının merkezinde

Eteklerinden pastel renkli

Anılar dökerek geldi

Eğildi kulağıma:

“Bir insan bir insana elbet yeterdi”

Böyle dedi Kürk Mantolu Madonna

B.B.




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı