Köşe Yazarları

GERİDEN GELMEK


Dünyada Neo Liberal Politikalar İflas Ederken Bizim Halimize Bakınız.

Neo liberal ekonomi ve siyasetin 1973 yılında, askeri bir darbeyle vahşice uygulamaya girdiği ilk ülke olan Şili’de milyonlar ayakta ve sokakta. Halk, hem siyasi baskılara hem de yığınları yoksulluk ve açlığa sürükleyen özelleştirmelere isyan ediyor.

İngiltere’de bir zamanlar solun ve İşçi Partisi’nin bile karşı çıkmaya cesaret edemediği özelleştirmelerin, yoksulluk ve gelir adaletsizliği getirdiği görülmüştür. İşçi Partisi açıkça kamulaştırmadan yana bir tavır aldı.

Biz ise kamu kurumlarının nasıl daha verimli çalışabileceğini düşünmek veya bu konuda yapılan önerileri dikkate almak yerine, defosu ortaya çıkmış “özelleştirme” masallarına sığınıyoruz.

TOLGA ATAKAN: Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Tolga Atakan, Türkiye ile imzalanan ekonomik protokolde, Telekominikasyon Dairesi’nin yarı özelleşmesiyle ilgili çalışmaların 2020’de tamamlanmasının öngörüldüğünü belirterek “Biz buna hazırız” dedi. (22 kasım 2019 Diyalog Gazetesi)

JEREMY CORBYN:  Demiryolu, Posta, Su, ve Enerji Kamulaştırılacak

İngiltere İşçi Partisi’nin 12 Aralık seçimi için “Umudun Manifestosu”nu açıkladı. Manifesto tersine özelleşirmeyi yani kamulaştırmayı öngörüyor. Artık “yıkıcı, yokedici” olarak nitelenen büyük sermayenin dizginlenmesini öngörüyor. İşte bazı önemli maddeler:

Demiryolu ve posta idaresi ile su ve enerji şirketleri kamulaştırılacak;

British Telecom’un kısmen kamulaştırılmasıyla tüm konutlara ve iş yerlerine bedava internet hizmeti verilecek;

İklim değişikliği ile mücadele için çevreyi kirletelenlere yönelik olarak yeni vergi politikaları uygulanacak ve 1 milyon kişiye istihdam sağlanacak. 250 milyar sterlinlik “Yeşil Dönüşüm Fonu” oluşturulacak;

Daha fazla kazanandan daha fazla vergi alınacak;

Mali işlemler vergisi yürürlüğe konacak, ikinci evi olanlardan ekstra vergi alınacak;

Petrol şirketlerinden de özel vergi alınacak;

Ulusal Sağlık Sistemi’ne (NHS) daha fazla yatırım yapılacak…(21 kasım 2019 Euronews)

TAVSİYE ETTİĞİM FİLM

MACHUCA

Vizyon tarihi: 22 Ekim 2004 (2s)   Yönetmen: Andres Wood

Yapım :Şili-İspanya-Fransa-İngiltere ortak yapımı

Bu filmi 2007 yılında görmüş, birçok arkadaşıma tavsiye etmiş ve İletişim Fakültesi’ndeki derslerimde öğrencilerimin de görmesini sağlamıştım. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ni benim gibi yaşayanlara hiç yabancı gelmeyecek.

Film, Şilide Salvador Allende yönetimini 1973 askeri darbe ile deviren  Pinochet döneminde  gelir seviyesi iki farklı ailenin çocukları ve arkadaşlıkları üzerinden okuyor baskıcı düzeni. Bizim çocukken çok tükettiğimiz şekerli kutu sütünü kafalarına dikip sonra öpüşmeleri sanırım bir çok izleyicinin hafızalarına kazınmıştır.

 

Şilide Neler Oluyor: Neoliberalizm’in Laboratuvarında Direniş

Şili’de neredeyse iki haftadır yüksek yaşam maliyeti ve eşitsizliğe karşı protestolar devam ediyor. Uzun bir neoliberalizm geçmişine sahip bir olan Şili, yoksulluğu özelleştirme politikalarıyla ortadan kaldırabilmiş değil, nüfusun yaklaşık % 36’sının aşırı yoksulluk içinde yaşadığı tahmin ediliyor. Şilide gerçekleştirilen eylemlerde, Pinera yönetimi halka gerçek mermi kullanarak 18 Şili vatandaşının ölmesine 2500 civarında insanın yaralanmasına sebep oldu. Gözaltında onlarca kadına tecavüz edildi. 7,000 kişi gözaltına alındı ve birçoğu işkence gördü.

Şilili Ölümsüzler

Şair  Pablo Neruda

Şarkıcı  Victor Jara

 

TOPLUMSAL BOZULMA

Üzerinde 1974’den sonra yaşamaya başlanılan bu topraklarda kurulan düzen, gittikçe artan sayıda Kıbrıslı Türkü memur yaparak geçimini sağlama imkanı verdi. Yeterli  Devlet tecrübesi  olmayan Kıbrıslı Türkler bu coğrafyada, ganimet dönemini yaşadılar, iskan vurgunlarına, ardından devlet kaynaklarının fütursuzca kullanılmasına ve yolsuzluklara şahit oldular. Tüm bunlar kısa sürede zenginleşme farkındalığı ve arzusu yarattı ve toplumsal değerler erozyona uğramaya başladı.

Geçmişte geçimini topraktan sağlayan bir çok Kıbrıslı Türk üretimden koptu ve kısa vadede kendilerini tüketimin (tüketim kültürünün) içinde buldu.

Binlerce Kıbrıslı Türkün geçmişte olduğu gibi ülkesini terk etmesi ve on binlerce göç alması toplumun demografik yapısını değiştirdi. Toplumsal bozulma “eksilmekten” de kaynaklandı, “çoğalmaktan” da. Öyle bir memleket düşünün ki her an herkes onu terkedebilir. Aidiyet duygusunun yeni koşullar sonucu da erozyona uğraması bozulmaya yol açan önemli bir unsur oldu.

Bu yaşam sürecinde, ürkütücü boyutlara ulaşan adli olaylar, binlerce haciz davası ve kamu görevinde ciddi bozulmalar yaşandı. Yönetimlerin kaynakları pervasızca kullanması olağan bir hal aldı ve mali disiplin altına girmenin gerekliliği tartışılmaz oldu.

Savaş görmüş, acılar yaşamış ve Kıbrıs sorununun çözümünü 56 yıldır bekleyen bu toplumun ruh hali nasıl sıhhatli kalabilirdi? Soyutlanmışlık ve gelecek belirsizliğinin yarattığı baskı ile toplum nasıl değer kaybına uğramazdı? “Bıktık artık bu Kıbrıs meselesinden” diyerek daha iyi ve huzurlu bir yaşam ve çocuklarının geleceğine ilişkin umutlarından nerdeyse vazgeçmek noktasına geldiler. Dolayısıyla toplumsal beklentiler erozyona uğradı ve bireyselleşme güç kazandı.

Çağdaş ve duyarlı gençlerimizi tenzih ederek söyleyebilirim ki bozulmanın bir göstergesi de onlardır. Gerçek hayatla ilgileri koparılmış sanal bir dünyada, toplumundan ve dünyadan bir haber yaşamaya mahkum edilmişlerdir.

Sonuç olarak sistem bu şekilde oluşuyor ve biz bunu statüko diye tanımlıyoruz. Statükoyu, hem iç hem de dış koşulların dinamikleri ile biz kurduk. Statüko bir takım insanımıza da önemli menfaatler sağlayan bir aygıt oldu.

Bütün bu süreçler bizde düşünsel değişim yaşattı. Bu değişim bozulma ve yozlaşma yönünde oldu.

Bütün bu yaşananların geçmişte yazılan bir senaryonun sonucu olduğunu unutmamalıyız. Son ve bitmek bilmeyen bu bölümün uyumlu aktörleri haline geldik.

Biz belirlenmiş standartlara uygun ölçülü bir duruş ile statükoya uymayı, görsek de farkında olsak da üzerinde fazla durmamayı ve unutmayı seçtik. Sonunda Kıbrıs Türkleri sosyolojik bir bakış açısı ile toplumsal bir sorun olarak niteleyebileceğimiz unutma hastalığına yakalandı. Yaşadığımız tüm rezillikleri unuttuk. Önemsememe ve duyarsızlaşma halidir bu. Toplumsal hafızamızın yakın geçmişle sınırlı olması da bundandır.

Homojen yapımızı kaybettikçe ortak amaç ve dayanışma duygularımız da azaldı. Nesnelerle kurduğumuz ilişkiler ise çoğaldı. (Bu ifadeler ne homojen bir toplum özlemi ne de toplumun değişim geçirmeden statik  kalabileceği düşüncesi ile kaleme alınmıştır.)

Bunlar toplumları ileriye götüren değişimlerden değildir. Yoksa toplumlar ileriye yönelik değişimler de yaşarlar.

Değiştirme ve dönüştürme gücüne ve iradesine sahip olma çabasını yeterince ortaya koymadan çalkalanıp gidiyoruz. Dertlene söylene olduğumuz yerde sayıyoruz.

Sonuç olarak birçoğumuzun düşünme tarzı olumsuz biçimde değişmiş, bu da davranışlarımıza yansımıştır. İşte bu bozulmadır.

Bozulmadan geri dönebilirmiyiz?

Cesaretle ve gecikmeden oluşturduğumuz statükoyu tanımlamakla işe başlar ve kendimizle yüzleşebilirsek ilk adımı atmış oluruz.

 

 

 




Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı