En Üst

24 Eylül 2017

FÜRUĞ FERRUHZAD’LA BULUŞMA

Haber İçi Üst
Haber Yazı İçi

“Bezden bir kutuda
Saman doldurulmuş bir bedenle
Senelerce danteller ve pullarla iç içe uyunabilirdi
Her bir elin anlamsız sıkışıyla
Sebepsiz bağırılabilir ve denebilirdi
Ah, çok memnun oldum.”

Gösterişli günlerin yoksulluğuna işlenen pulların ve incilerin yetmezliğine dadanan bir akıl yatmakta içimde usulca. İçi boş/alan zamanların parıltılı doku örnekleri alma tasası takıldı bugün parmaklarıma. Z/s/amanla boş kalmış bir bedene sahip olmanın öznesi hangisidir diye bir soru takıldı peşime. Düşündüm, içi boşalmış anlara alışmanın yalnızlığı mı acıtır insanı, yoksa gerçekle sahtenin ayrışamaması mı daha fazla? Süslü bir bavulu eline alıp da çıkılan bir yolculuğun adı yaşam mı, yoksa montajlı anlar kandırmacası mı? İlk durakta inip, geriye dönmek yanılgısı mıdır azmettiren yolcuları? Bugün, saklı bir örümcek gibi fırlarken geçmiş gizlendiği sandıktan, boşluğun zehirli havasını aldım yüzü hüzün kokan kadınla. İçi saman ve telaş dolu beleş yaşamlara dokunan yüklü satırları okurken seslendim ona: “çok memnun oldum”…

“Posterlerle duvardaki çatlaklar kapatılabilirdi
Daha uyduruk resimler katılabilirdi
Böylece kurulmuş bebekler olunabilirdi
Kendi dünyalarının camdan gözleriyle görebilirlerdi”

Çatlamış bir duvarın önünde derinden bir “ohh” çekerek nefes daralmamı sıvamak mümkün geldi dedikleriyle. Sonra büyük bir memnuniyetle yüzüme itinalı bir makyaj yaparak, gözlerimdeki camları kırmak istedim ellerimle. Patentimi renkli bir reklama satıp, lensli bir kandırmaca ile ayarını tutturmayı denedim gördüklerimin. Hiç seçemediğim günlerimi numaralandırmak istedim hüzünlü sesiyle. Camdan bakışlarımın kırıkları batarken ellerime, yalancı memnuniyet duygusunu hissederek sordum ona: öğretici midir hayat okka okka eksiltilen anlamlar arasında? Öğretici midir bitkinler ülkesinde, içi boşalmış aydınlar, sudan fikirler, çamurdan yaşamlar arasında? Sordum ona: yalandan sıkılan ellerin soğukluğunda, bol öpücüklü bir geleceğin dışkılayan sonucu ne kazandırır insana? Kalabalıkların ortasında suskunlaştı, hüzne bandı kalemi. Bezgin ve de benzer bir toprakta cılızlaşan filizleri görmemek adına sokuldum yüzünün kuytusuna. Hiç kazanılmayacak savaşların yorgunluğuyla küçücük bir köyün koynunda ruhuma dar gelen bir elbise giydim. Hareketsiz ve nefessiz bir boşlukta kelimelerim gardiyanımdılar. Bir bahar sabahı rastlayamadığım halimin telaşı içine giremedim ve o şarkıdaki gibi başımı eğdim. Derinden gözlerime bakabilen o dağ çiçeğinin kokusunu özledim. Sabah yere düşen cemre değil toprağıma değmeden eriyen sesimdi inciten beni. Dürten ve uyandıran uykumdan. Rafa kaldırılan hitapların, ayağa düşürülen mektupların, satılan anların, anıların tanıklarıyla karşı karşıya buldum kendimi. Şebboyların boy verdiği bir beyaz kağıdı sakladım koynumda. İçindeki uzak insanları dürdüm, büktüm, sakladım gerçek olamayacak bir aşkın hiç yazılamayacak romanına. Bir daha sahibine ulaşamayacak mektuplar gibi yiten cümlelerimi kavanozlara tıktım. Ruhumda, aklımda gözleri sevdaya kesen bir şiir gezinirken araya giren hafifmeşrep yazı karakteri boyut değiştiren bir cilveleşme ile değişip dönüştüler önümde. Öğrendim, suya batırılıp peksemet gibi yumuşatılıp yenen aşkların sofrasındaki yeme alışkanlıklarını. Bağlı olduğum harflerin ipliklerini pazara çıkaranları hiç aklamadım. Üç kuruşluk muhabbetlerle beş kuruşluk aşk söyleşisi yapanları cümlelerimi kurtlandıranları, halının altına saklanan şımarıklıkları unutmamak adına günde üç öğün aç karnına aldım. O gün bugündür, bu korkunç pazarın ortasında açılan stantlarda satılan şiirleri göz ucuyla seyrettim. Bir zar attım inancın ve imanın son randevusuna. Aşk denen ve yok edilen, atılan ve satılan kelimelerle modern bir masaya meze edilen duygunun cenaze töreninde yalandan yas tutanların inadına seslendim kendime ve dedim ki: “ çok memnun oldum” buluştuğumuza…

Şiir alıntıları: Füruğ Ferruhzad (Kurulmuş Bebek)
————————————————————————————————————————-
Zamana Asılı Mektuplar
Bazen o şiirdeki gibi “gökyüzü ciğerime doluyor”… Yakıyor boğazımı bulutların rakıyı andıran gri karmaşası. Gözümün önündeki Beşparmaklar; oyulup un ufak olsa da içimdeki sarp dağların dumanı gitmiyor. Bazen yer kayıyor ayağımın altından. O zamanlarda geceler daha bir konuşkan oluyor, kalabalıklar pek bir tenha. O zaman içimin sesi yükseliyor homur homur. Dışımdaki tüm kirli sesler birbirine benziyor. Kulaklarımı tıkayan bir ses kirliliği arasında bildik sözlerden bilinmedik cümlelere varmaya çalışıyorum inadına. Tökezliyorum doğrudur. Şiirimi ararken yüzlerin git gide birbirine benzediğine şaşıyorum. Yüzler ve sesler çok aşina. Tanımadığım bir yüzde varmadığım bir söz arıyorum.
—————————————————————————————————-
BİRHAN KESKİN’LE
Sonbahar ürpertisiyle geldi. Kızıl gri gökyüzü, yaprak hışırtısı, köpüklü nefti denizle. Okul kokusuyla elbet. Demli çaya, o çayı avuçta ısıtan, ince belli bardağa minnetle. Anımsayış ve hesaplaşmayla geldi sonbahar. Uykusuz gecelerin huzursuz sabahlarıyla.
Bir şeylerin arifesinde olma hissiyle geldi sonbahar. Kenya’da din kisvesi altında, anne karnında başlamamış hayatları noktalandıran alışveriş merkezi vahşeti, Türkiye’de ambalaj kağıdından söküldüğünde ne çıkacağı bilinmez bir demokratikleşme paketiyle. Hiçbir şey yaşanmamışçasına duvarlara monte o eğreti çiçek bezelemeleri arasındaki park ve betonlu Taksim’i, o parkta ve meydanda yaşananların acısı çıkarılan tribünlerle. Çok pis oyunlarla kısacası. Bol riya, azıcık hakikatle.
Bana yetmez olduğunda hava, nefesim daraldığında yaptığımı yaptım. Haberler dahil bir hayatı başka yerden bilmeye davrandım. Birhan Keskin’in damarından kendimi aşağı bıraktım.

Dünya ağrısı
“Serin bir rüyanın hatırınadır/çektiğim dünya ağrısı” demişti o. Dünya ağrısı sözünde kaldım. Memleketin şiiri sakız manilerine indirme meyli vardır ya, Gazze bombalanırken bir vakit, yazdığı o tokada çarptım.
Gazze’de hava bulutlu on yedi derece,
Nem yüzde 16, rüzgar saatte 13 kilometre.
Saldırıda on dokuzuncu gün, yirminci gece.
Ölü sayısı binin üstünde, yaralı binlerce.
Şimdi önümde dört çöl fotoğrafı koydum.
Dört mecaz olsun diye serin, kanlı dünyaya
Duygusal konuşmak için şairler var diyor,
Ok kadar dallama birileri TV’de Gazze üstüne.

Ellenen sedef
Birhan Keskin’de dekor niyetine bir doğa yok. Tekmil bitki örtüsü, hayvanlar alemi dile gelir de haddini bilir insan. “O beni sahilden, kendimi gömdüğüm, sertleşmiş ıslak kumdan aldı, elledi./ O benim sedefime elledi” dedirtir şair bir deniz kabuklusunu. İşte onun sözleri de benim ‘sedefime eller’ öyle. Sobelenirim her seferinde.
Tevekkülün diğer adıdır o. İnsana dair her şeyi iliğinde bilmenin, taş gibi durmanın, titreşimleri emmenin ustasıdır. Anlattığı aşk, cana ziyandır. Nimet ve lanettir. “Sana böyle akmaktan çok korktuğum için/oldu her şey,/şelaleler de bu yüzden ilgilendiriyor beni” der. Yetmez, “Aklıma suyun intiharı geliyordu hep,/şelale deyince,/divaneliği söylüyordum” diye ekler, suya bakamaz olurum.
Kubbelidir, ezel ve ebeddir aşk. Her zaaftan geçer de ilelebet soyludur yine de. Bir iç dünya, arka bahçedir. Yekpare zamanın yitimidir. Koşulsuz ve hayvanidir. Bir akittir hayatla, anlamı geri verir.

Dünya ne ki sevgilim,
benim sana yaptığım kubbe yanında?
Düşsün, olsun, bırak
içinde yıldızlar patlıyor.
Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda.
Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
Yoluna baş koymak diyoruz
Biz barbarlar buna.

KARİN KARAKAŞLI/Radikal Gazetesi

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
canlı bahis, maç tahmini, yeni giriş adresleri, bahis danışman