ANNESİNİN BÖBREĞİNİ TAŞIYOR: Şeker hastalığı nedeni ile böbrek sorunu yaşayan Mine Öztem Özmındık, yıllarca ilaç tedavisi gördü, iki yıldan fazla diyalize bağlandı. 11 ay önce annesinden alınan böbrek ile hayata tutundu. Şimdi ikisi de tek böbrek ile yaşıyor ama ikisi de mutlu, ikisi de sağlıklı
ÇOCUKLARI CANINA CAN KATTI: Henüz 37 yaşındayken meme kanserine yakalanan Özmındık, kanser ile mücadelesinde zaferi, kızı Melis ve oğlu Ediz’in sevgisi ile kazandı. Bu zorlu süreçte başta eşi Tengiz Özmındık olmak üzere ailesi, arkadaşları ve dostları Mine Öztem Özmındık’ı hiç yalnız bırakmadı
MORALİ EN GÜÇLÜ SİLAHIYDI: Kanser ve şeker hastalığı ile mücadele sürecinde Mine Öztem Özmındık’ın en güçlü silahı ise yüksek morali oldu. Özmındık, halen bu mücadelenin içinde olanlara da “Bol bol moral depolayın” tavsiyesinde bulundu, “kendinizi bırakmayın, başarabileceğinize inanın ve asla korkmayın” diye konuştu
Duygu ALAN
Mine Öztem Özmındık. Evli ve 19 ile 21 yaşlarında iki çocuğu var. Özmındık, 7 yıl önce bir yaz günü eşi ve çocukları ile birlikte havuza gitti. Şezlongta uzanırken kızı Melis’in uyarısı ile göğsündeki fark eden Özmındık, önce önemsemedi. Topağın ‘Süt bezesi’ olduğunu düşündü. Mine Özmındık, yakın arkadaşı olan Sibel Zafer’in ısrarı ve çabası ile Mağusa Tıp Merkezi’ne giderek sağlık kontrolü yaptırdı. Doktoru, Mine Özmındık’a göğsünde birçok topak olduğunu ancak kendisin de gördüğü o topağın diğerlerinden daha farklı göründüğünü, biyopsi yapılması gerektiğini söyledi. Bir gün sonra Özmıntık’ın göğsündeki topaktan parça alındı, patolojiye gönderildi. Patoloji sonuçları 10 gün sonra çıktı. Mine Öztem Özmındık göğüs kanseri olduğunu öğrendi.
Özmındık, süreci şöyle anlattı:
“Doktorun gözlerinden anladım”
“Patoloji sonuçlarını alacağım gün kızıma ‘Hadi birlikte gidelim ama önce bir yerlerde bir şeyler içelim’ dedim ve gittik. Neden bilmem ama çok rahattım ama içime de doğmuştu. Bir anda kızımla gitmeme kararı aldım. Onun o anda duymasını istemedim ve kızıma ‘biz köye gidelim. Tıp Merkezi’ne babanla birlikte gideriz’ dedim. Köye geri döndük. Köye girer girmez doktor aradı. ‘Mine hemen gelmen gerek, ciddi bir şeydir, telefonda konuşulacak bir şey değil’ dedi. Kızıma belli etmedim ve ona ‘Seni nenene bırakayım, ben eve gideyim, yemeği pişireyim hemen sonra gelip seni alayım’ dedim. İtiraz etmedi. Kızımı nenesine bıraktım. Eşimi aradım. Eşim bahçede uğraşıyordu, bıraktı işini hemen geldi. Yola çıktık. Sibel de benim arkamdan bana farkettirmeden eşi ile birlikte arkamdan yola çıkmış. Orada buluştuk, sıra bize geldi, içeri girdik. İçeri girer girmez doktorun gözlerinden anladım.
.jpg)
“Çocuklarım için başarmalıydım”
Doktorum, ‘Mine üzgünüm. Göğüs kanserisin. Hemen ameliyat olup tedavilere başlaman lazım’ dedi. Eşim duvara baktı ve öylece kaldı. Hiçbir şey söyleyemedi. Gözlerine baktım. Kan çanağıydı. Doktoruma, ‘Tamam. Lütfen bana beş dakika müsaade edin’ dedim. Odadan çıktım. Derin bir nefes aldım. Lavoboya gidip, elimizi yüzümü yıkadım ve doktorun odasına döndüm. ‘Tamam. Şimdi ben ameliyat olurum, hiç problem değil. Kemoterapiyi de alırım ama benim böbreklerim yüzde 50 zaten işlevini yitirmiş durumda o yüzden bu işin sonunda benim durumum ne olacak bilmem gerek. İki çocuğum var. Ben anneyim’ dedim. Doktorum önce bunları düşünmememi söyledi. ‘Hayır. Lütfen olabilecekleri bana anlatın ki ben de bu bilinçle hareket edeyim’ dedim. Ben sordum, doktorum açıkladı. İnanılmaz bir rahatlık vardı üzerimde. Çocuklarım için güçlü olmak zorundaydım çünkü. Doktorum bu tavrımı, gücümü takdir etti. ‘Sen nasıl bir şeysin ki iki dakikada toparlandın. Durdun o kadar mantıklı sorular sordun. Oysa ben şimdiye kadar bu haberi çok kişiye verdim hepsi salya sümük ağladı. Süpersin’ dedi. Doktorun sorusunun cevabı netti aslında. Çünkü ben anneyim ve kendimden önce düşünmem gereken evlatlarım var. Ayakta kalmalı, başarmalıydım.
“Ailem adeta yıkıldı”
Köye döndük ve haberi aileye söyleyecektik. Bu en kötüsüydü. Kızım zaten kayınvalidemdeydi, eşimin ailesinden tüm bireyleri kayınvalidemin evine çağırdık ve kanser olduğumu söyledik. Önümüzdeki süreci anlattık. Herkes çok üzüldü, çok ağladılar. Sonra kendi kardeşlerimi aradım ve ‘bu akşam babamda toplanmamız lazım, önemli bir konu var’ dedim. O akşam babamın benzin istasyonunda toplandık. Ben durumu anlattım ve ‘sakın üzülmeyin, her şey güzel olacak, geçecek’ dedim. Babam yerinden yavaşça kalktı, birkaç adım yürüdü ve hünküre hünküre ağlamaya başladı. Annem aynı keza, kardeşlerim çok kötü oldu.
“Kızımın sözlerini unutamam asla”
Çocukları aldık eve geldik. Terasta otururken kızım bana “anne bu gece hepimiz ağlayacağız ama yarın hepimiz için çok farklı bir mücadele başlayacak ve biz bu geceden sonra ağlamayacağız, bunun da üstesinden geleceğiz’ dedi. O konuşma benim için çok önemliydi. O yaştaki bir çocuk çok büyük bir olgunlukla bana destek olmaya çalıştı ve o benim kızımdı. O sözlerini asla unutamam.
“Ameliyattan iki saat sonra alışverişe çıktım”
Sonra İstanbul’a gittik ve Memorial Hastanesi’nde Kıbrıslı Doktor Varol Çelik ile görüştük. Ameliyatımı Varol Bey gerçekleştirdi. Ameliyattan iki saat sonra taburcu oldum. Gece otelde kalacaktık, sabah da Kıbrıs’a dönecektik. Ben otele kapanmadım. Kardeşim, hanımı ve eşim yanımdaydı. O gün dışarı çıktık. Saatlerle yürüdük, alışveriş yaptık ve Kıbrıs’a büyük bir moral ile döndüm. Bilmiyorum belki de o ‘ben güçlüyüm’, ‘ben yıkılmam’ tepkisiydi.
“Kemoterapi günlerce etkisini sürdürürdü”
Kemoterapinin ne olduğunu öncesinden araştırmadım. Nasıl bir şey olduğunu yaşayarak öğrenmek istedim. Güney Kıbrıs’ta 8 kür kemoterapi aldım. Saçlarım, kaşlarım, kirpiklerim döküldü ve böbreklerim bozuk olduğu için aldığım ilaç beni çok kötü etkilerdi. Kemoterapiyi alırdım, eve gelirdim, gecesi ya da ertesi gün mide bulantısı başlardı. Babam alırdı beni tekrar Güney’e hastaneye götürürdü. Acil serviste yatardım, 2-3 gün sonra toparlanıp çıkardım.

“Peruğun arkasına saklanmadım”
Saçlarımın dökülmesini hiç problem etmedim. Her hafta sonu giyinir, süslenir çocuklarımla birlikte dışarı çıkardım. Babam bana peruk almıştı ama ben o peruğu birkaç kere taktım ve kendi kendime ‘ben peruğun arkasına saklanamam’, ‘Mine senin saçların döküldü ve bunun gizlenecek ya da utanılacak bir tarafı yok’ dedim. Peruğu bir kenara bıraktım. Köy içerinde kel kafa ile dolaştım. Gittiğim her yere de öyle gittim. Saçlarımı eşim kesti. Dökülmeye başladığında beni sandalyeye oturttu ve saçlarımı kesti. O anıda da çocuklarım videoya çekti.
“Böbreklerimin işlevi iyice azaldı”
Kemoterapi tedavisi tamamlandıktan sonra 34 seans da radyoterapi aldım. Radyoterapi benim için çok basit geçti. Sonra kontrollerim başladı. Önce her ay, sonra her iki ayda, sonra üç ayda, sonra altı ayda bir kontrol oldum. Bu süre şimdi artık senede bir defaya düştü.
Radyoterapiden sonra böbreğimin işlevi iyice geriledi. Fakat kemoterapi ve radyoterapi aldığım için 5 yıl sonra nakil olabilirdim. Bu 5 yıllık süre gerçekten çok zor geçti. İki yıl içerisinde böbreğimdeki işlevsizlik yüzde 75’e ulaştı.

“Karnımdan hortum takıldı diyalize bağlandım”
Vücudum aşırı derecede şişiyordu, ayakta duramıyordum. Çocuklarımla istediğim gibi ilgilenemiyor, ev hanımlığımı yapamıyordum ama hiçbir zaman kendimi bırakmadım. Kanser tedavisi bittikten iki buçuk yıl sonra doktorum artık diyalize girmem gerektiğini söyledi. Bu haber benim için kötü bir haberdi. Çünkü 17 yaşında böbrek hastası olup hastaneye yattığımda aynı problemden yanımdaki yatakta bir genç kız yatıyordu ve diyalize giriyordu. Bir gün sabah onu ölü buldum. O olay benim içimde yıllarca çok büyük korku olarak kaldı. Nihayetinde şekerden dolayı böbreklerimin bozulacağını ve bu aşamalardan geçeceğimi çok iyi biliyordum. İtiraz etmedim. Doktorum bana periton diyalize gireceğimi söyledi. Bu evde yapılan bir diyalizdi. Öncesinde ameliyat ile karnıma hortum taktılar ve iki buçuk yıl kadar evde diyalize girdim. Bu sürede çok daha kötü oldum. Vücudum suyu dışarıya atmıyordu, ağrılarım dayanılmaz hale gelmeye başlamıştı. Kanım temizlenmiyor, idrar sorunu yaşıyordum. Doktorum Düriye Deren Oygar, iki buçuk yılın sonunda bana artık nakil olmam gerektiğini söyledi.
“Annem böbreğini verdi”
Şekerim çok küçük yaşta ortaya çıktığı için nakil öncesinde anjiyo yapıldı. Neyse ki anjiyo temiz çıktı. Sonrasında aşama aşama tahliller yapıldı. Annem ‘Ben böbreğimi veririm. İnşallah benimki uyar’ dedi. 11 ay önceydi. Annem 72 yaşında. Hacettepe Tıp Fakültesi’nde tetkikler yapıldı ve annemin böbreği bana uygun çıktı. Aşağı yukarı bir aylık çok büyük mücadelelerden, zorluklardan sonra nakil gerçekleştirildi. O dönem çok zordu benim için. Annem benim için 72 yaşında bıçak altına yattı, ben hastaydım. Oğlum Kıbrıs’ta lisede okuyordu ve o dönem üniversite sınavına hazırlanıyordu. Ben yanında değildim. Kızım Ankara’da üniversite okuyordu. En azından kızım da yalnız kalmasın diye böbrek nakli için Ankara’yı istedim. Hacettepe Tıp Fakültesi’nde nakil gerçekleştirildi. Ancak benimle ilgilenen profesör öncesinde bana bu ameliyatın çok uzun süreceğini, sonrasında yediğime, içtiğime çok dikkat etmen gerektiğini, günde üç litre su içmem gerektiğini ve daha bir sürü şey söyledi. Ama bana inandığını ve bunun da üstesinden gelebileceğimi de söyledi.
“İlk sözüm ‘annem uyandı mı, tamam mı?’ oldu”
Tarih 30 Nisan 2015… Annem ile ben ertesi gün sabah ameliyata girecektik. O gün akşamüstü oğlum Kıbrıs’tan geldi. En yakın arkadaşım Kezban Hürmek, kardeşim, gelinim geldi. Eşim annem babam kızım da vardı. O akşam hastane odasında toplandık. Çok güzel bir akşam geçirdik. Sabah ameliyat için beni almaya geldiler. Yüzüm gülüyordu. Önce annemi aldılar. Ben 45 dakikaya yakın koridorda bekledim. Doktorların ne konuştuklarını duyuyordum. Anneme yapılacak işlemleri anlatıyorlardı. Buna rağmen hiç korkmadım. Sonra da beni aldılar ameliyathaneye. Ameliyatımı yapan doktor bana ‘Hazır mısın?” diye sordu. ‘Evet hazırım. Her şey güzel olacak’ dedim ve uyumuşum. Ameliyattan çıktığımda konuşmaları duyuyor ama tepki veremiyordum. Bir kaç saat sonra tamamen uyandım. İlk sözüm ‘annem uyandı mı, tamam mı?’ oldu.
Annem saatler sonra kendine gelebildi. Uyanmak için çok zorlandı. Beşinci günde de taburcu oldu. Annemden 11 gün sonra da ben taburcu oldum. Bir ay daha kızımın yanında kaldım. Oğlumun üniversite sınavı yaklaşmıştı ve onun yanında olmak istedim. Bir ayın sonunda Kıbrıs’a döndüm.
“Moral en güçlü silah”
Bu süreç içerisinde moralim çok yüksekti ama bunu birazda aileme borçluyum. Ben ailemin, dostlarımın sevgisi ile iyice güçlendim ve kanseri yendim. Halen bu mücadelede olanlara da tavsiyem kendilerini bırakmasınlar ve başarabileceklerine inansınlar çünkü inanmak başarmanın yarısıdır. Hasta olacaklar, kusacaklar, halsiz olacaklar, saçları dökülecek, acı duyacaklar ama bu üstesinden gelinmeyecek bir şey değil, mücadeleyi bırakmasınlar. Yaşamak kadar güzel bir şey yok bu dünyada. Kemoterapiyi veren doktorum bana inancım ve hayata pozitif bakış açım sayesinde kanseri yendiğimi söylerdi ve ben hiç psikolojik destek almadım, hep kendim üstesinden geldim fakat ihtiyaç duysaydım muhakkak bir psikologdan aydım alırdım. O yüzden benim hastalara tavsiyem üstesinden gelemeyeceğine inanırlarsa muhakkak psikolojik destek alsınlar. Moral bu savaşın en güçlü silahı.”
































