Köşe Yazarları

EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ!


Bir müzisyenin, bir şarkıcının, eşsiz bir yorumcunun sesinin gücünden duvarların titrediğine şahit oldunuz mu? Söylediği türkülerle kendinizi kah Türkiye’nin en güzel yüz metresini koşan Deniz Gezmiş’in yoldaşı, kah akşam üstü ölmeye niyetlenen bir erkenci, kah EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ diyen bir asi olarak hissettiniz mi? Gözleriniz doldu mu hangi şarkıyı söylerse söylesin. “Sen benden gittin gideli” derken, içinizin kıyıldığını düşündünüz mü ayrılık şarkısına eşlik ederken. İçinizin bütün derinliklerine aktı mı şarkılar hiç durmadan…


12 Aralık akşamı Mağusa semalarında yükselen bir ses vardı. Benim için Türkçe şarkı söyleyen en muhteşem sesti yükselen o gece. Yaşayan en büyük sesti o. Müziğin gücünün ne demek olduğunu öğretircesine, bir insanın sesinin ulaşabileceği uçsuz bucaksız noktaların derinliğini anlatırcasına söyledi şarkılarını. Sahip olduğu engin sesiyle sahnede devleşen bu isim EDİP AKBAYRAM’dı. Doğu Akdeniz Üniversitesi Sosyal ve Kültürel İşler ile Öğrenci Konseyi’nin organize etmiş olduğu TÜRKÜLERLE DAÜ -6 çerçevesinde sahneye çıkan Edip Akbayram gençlere ölümsüz şarkılarından örnekler sunarak, yaşayan bir efsanenin neden 45 yıldır zirvede olduğunun da canlı kanıtı olarak durdu karşımızda.
2011 yılında onu Yeniboğaziçi Pulya Festivali’nde ağırlamıştık. 2 gün eşlik etmiştik ona. Uzun sohbetlerimiz, müthiş anılarımız olmuştu. Unutulmaz nitelikte bir konserdi o.  Onu dinlemeye gelenlerle tek tek fotoğraf çektirmiş, imza dağıtmış, kimseleri geri çevirmemişti.  O unutulmaz konserin ardından 3 yıl geçti. Bu kez onu Üniversitem DAÜ getirtmek için kolları sıvadı. İrtibatta yardımcı oldum. Bu konserle birlikte onunla buluşma şansımız oldu yeniden. Mağusa’ya geldiğinde aradığım zaman çok kısa süre kalacağı için rahatsız etmek istemediği söylediğimde çok sıcak, içten, sevinçle karşıladı beni ve “çıkıp gelin sizi göreyim” diyerek sürdürdü konuşmasını.
Kıbrıs’ta bir mahallede bile tanınmayan insanların o müthiş egolarına alışık olan bizler için yine bir sürpriz olmuştu bu. Sesine “hasta olduğum”, şarkılarını dinlerken titrediğim, gözlerimin dolduğu bu büyülü insan büyük bir dostlukla karşıladı beni ve eşimi. Birlikte kahve, çay içtik. Bizi görünce “KIBRIS’ta gerçekleştirdiğim en güzel, en unutulmaz konserdi sizinki” diyerek o geceyi ve o güzel anıları unutmadığını anımsattı bize. Mütevaziliği, insani tavırları, kültürü, cana yakınlığı ile karşımda oturan bu dev adam nasıl 45 yıl zirvede kalındığının ince detaylarını ele veriyordu aslında bizimle konuşurken.
Türkiye’nin en seçkin müzisyenleriyle çalışan Edip Akbayram o gece bir müzik ziyafeti sundu bize. Metris'in önü, çeşmi siyahım, aldırma gönül, eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, gittin gideli, aşkolsun sana çocuk, hasretinle yandı gönlüm,…  Hangi birini yazsam, nasıl anlatsam… Pir Sultan Abdal’dan, Yunus Emre’ye, Aşık Veysel’den, Aşık Mahuni Şerif’e, Ataol Behramoğlu’ndan, Nazım Hikmet’e kadar kimler kimler eşlik etmedi bize o şarkıların içinde.
Bu türküler yaşadıkça Denizler en güzel yüz metrelerini koşmaya devam edecek, türküler susmadıkça inanıyorum ki EŞKIYALAR DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLAMAYACAK.

AŞK OLSUN SANA ÇOCUK!
Bu yazı, 3 yaşındayken “Aldırma Gönül” şarkısını ezberleyerek tam  37 yıl sonra “ya umutlar biterse” diye korku duyan birinin çocukluğuna, sevdasına, kavgasına, kısacası şarkılarla, şiirlerle anlamlandırdığı yaşamının  yorumcusuna verdiği kişisel bir selamdır: “GÖRECEK GÜNLER VAR DAHA!..”
Onu canlı-kanlı dinlemeseydim Sivas’ta AYDINLARIN yakıldığı o melun günlerden sonra yeniden inanabilir miydim bilmem TÜRKÜLERİN YANMAYACAĞINA?
Ülkemde, dünyamda bu kadar eşkıya yaşarken, “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” diye inançla haykırabilir miydim, onun insan yanında bu şarkıların yaşadığını hissetmeseydim? O derin acıyı, o onulmaz yarayı nasıl ifade ederdim “işte gidiyorum çeşmi siyahım” diyen o acı  yüreğimde bu denli seyirmeseydi? Bazı şeylerin, bazı seslerin, bazı aşkların eskimeyeceğini anımsatan bir efsane isim geçti buralardan. “En hızlı yüz metreyi koşan”ların sesi, nefesi, şarkısı geçti…
Onunla yaptığımız sohbet beynimde çocukluğuma bir kapı açılmasına neden oldu. Çocukluğuma dair anımsadığım şey, konuşmaya ilk başladığım zamanlarda evimizde sözcüklerin yan yana gelip şarkı ya da şiir olduğudur. Şiir ve şarkı hiç eksilmedi yaşamımdan sonra. Çocukluk kahramanım babam, hem “şiir”di hem de “şarkı”. Soframız “Besmele”den sonra şiirle açılır, şarkı ile kapanırdı.
3 yaşımda falan olmalıydım 1974 Harekatı sonrasında ailem yeni Mormenekşe’ye ve yeni evimize alışmaya çalışırken, babamın eve getirdiği kasetlerden ezberlediğim bir şarkıyı çocuk aklımla bağıra çağıra evin sündürmesinde söylediğimi anımsadım:
“Dışarıda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Beni bu dertler oyalar
Aldırma Gönül aldırma”
Ben kendinden geçmiş, bu şarkıyı söylerken arkadan sessizce babamın gelip beni dinlediğini fark etmemiştim. Onu arkamda gördüğümde hafifçe utanarak şarkıyı kestiğimde babamın yüzünde geniş bir gülümseme olduğunu gördüm. “sen bu yaşta bu şarkıları mı söylüyorsun” gibilerinden çok hoşnut laflar etmeye başladı. Aradan fazla uzun yıllar geçmeden babam “İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım” şarkısını daha çok sevmiş olmalıydı ki o şarkıların peşine takılıp gitti…
37 yıl sonra ilk öğrendiğim şarkı olan “Aldırma Gönül” şarkısının yorumcusunun bana neler anımsattığını o an kimse bilmedi. Benim yaşım kadar müzik hayatı olan koca çınar, küçük boylu, dev adam bir sesin gücünün insanlar üzerinde nasıl yaşlanmadan dimdik durabildiğini yeniden öğretti bana. O şarkılar benim kişiliğimin gelişmesinde, çocukluğumda, anılarımda, müziği yaşamında hisseden bir adamın anılarında yaşamaya devam etti. Ölümsüzlüğün açıklamasının o şarkıların içinde saklı olduğunu hissediyordum Ercan kavşağından dönerken… Yolların gide gide bitebileceğini ama gerçek bir sevdanın bitimsiz olduğunu öğreti bana DARMADAĞIN olduğum zamanlarda…
Konser için sahneye çıktığı ana kadar bir devin bu kadar mütevazi, bu kadar insani davranışlar sergileyebileceğine, ünü bu denli sindirebileceğine tanık olmamıştı Onu tanıyınca yeni yetme müzisyenlerin yaptığı kaprisler geldi aklıma. Sahneye adım attığı ana kadar tam olarak Edip Akbayram’ın yanında ne hissettiğimi anlamamıştım. O gülümseyen yüzüyle ufak tefek bir adam sahneye çıkıp mikrofonu elinde aldığı zaman her şeyin nasıl bambaşka bir hal aldığına şahit oldum binlerce insanla birlikte. O anda bazı insanların neden büyük olduğunu, bazı seslerin neden efsaneleştiğini, bazı şarkıların neden RE-MİX’e ihtiyaç duymadan yaşadığını da yanıt olarak sunuyordu bize.
Orada hırçın “Karadeniz” dalgalarının öfkesi, dumanlı dağlara bakarak ağlayanların delice hisleri, “affetmem seni yar” diyerek içindeki yaralara çare bulamayanların sesi vardı. Orada “Merdo”ların, “Mehmet Efendi”lerin, “Güzel günler görecek çocukların” selamı veriliyordu  Kıbrıs gecelerine. O gece hep 17 yaşında olacak olan Erdal Eren’e yazılan “Metrisin Önü” şarkısı bir başka vurmuştu yüreğimden beni:
“Şu Metris’in önü bir uzun alan
bir tek seni sevdim gerisi yalan
senin hasretindir hücreme dolan
bir tek seni sevdim gerisi yalan”
Bu hislerden sonra Erdal’ların “son bakıştaki gözleri” düştü aramıza… Her yeni şarkıya girdiğinde “işte bu” diyerek çığlık çığlığa eşlik ettiğimizi anımsıyorum. Sanki bütün şarkıları tek bir şarkı gibiydi. Bir tek hit! şarkının üzerine yatarak geriye kalan pek çok kötü şarkıyı piyasaya süren yeni dönem müzisyenlerini de düşünmeden geçmedim o konserde. Edip Akbayram şarkı söylerken anladım ki “ben ölürsem akşamüstü” olmayacaktı bu… Her akşamüstü hasreti anımsadığım o saatlerde bir şiirin içinde yaşamak arzusunu duyacağımı hissettim o ölümsüz sesle.
Mezarda yatan “Garip”lerin, “Sen Benden Gittin Gideli” diyenlerin acısını duyduğum şarkıların bir yürekte nasıl yara açabileceğine tanık oldum, sesinde… Onunla konuşup, sohbet edip, kadeh tokuştursam da eminim ki yaşamıma yön veren pek çok şarkının etkisinden daha hakiki olmamıştır yine de o konuşmalar.
Çünkü onun şarkıları ve yorumu için ne desem eksik, ne yazsam az olacak. “Hasretinle yandı gönlüm”ün ne demek olduğunu bilen benim gibi deli fişekler bilirler Edip Akbayram dinlemenin ne demek olduğunu.
Bilirler, “ne kadar seviyorsun?” sorusunun yanıtını. Bilirler, birini sevmenin, özlemenin yanıtının “SOKAĞIN TAVANI KADAR” olduğunu… O, bir konser gerçekleştirmedi sadece. Efsanelerin eskimeyeceğini, güçlerini yitirmeyeceğini, bazı şarkıların nice 40 yıllardan sonra da yaşayabileceğini gösterdi herkese, sesiyle… Kıbrıs’ta “ya umutlar biterse” diyerek korkular duyduğumuz bu sırada EŞKIYALARIN DEĞİL, ŞARKILARIN DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMASINI diledik hep birlikte.
“AŞK OLSUN SANA ÇOCUK!” Türkiye’de devrimin en uzun yüz metresini koşan şarkılarına selam olsun!
Ağustos 2011
Yeniboğaziçi Pulya Festivali – Edip Akbayram konserinin ardından



Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı