Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Eskittiğimiz bir yılı daha uğurlarken

 

Bir yılı daha eskittik. Yeni bir yılı karşılamaya hazırlanıyoruz. Yenilecek içilecek, havaî fişenkler patlatılacak, herkes meşrebince eğlenecek. Evde kutlayanlar, bol bol televizyon seyredecek.

Kimse giden yıla üzülmeyecek. Halbuki geçip giden yıl eli boş gitmeyecek. Ömrümüzden bir yıl daha alıp gidecek.

Karamsarlığı bir kenara itecek olursak bugün, bu gece ve yarın sevinme zamanıdır. Neşe dolsun içimiz.

Böyle bir günde nasıl bir yazı yazılmalı? Ağır yazılar okunmaz bu gibi günlerde diye bir kanaat var. Bizim gençliğimizde, yeni yeni gazete okumaya başladığımız yıllarda, yani yarım yüzyıl önce, gazeteci yazarlar böyle günlerde fıkra dolu hafif yazılar yazarlardı.

Şurup gibi yazılardı bunlar. Üstelik insanı gülümsetirdi, bazan ona kahkaha bile attırırdı. Tatil günlerinde yazılarını okumaya bayıldığım bazı yazarlar vardı.

1974 yılında kendisine “şeyh’ül-muharririn” (yazarların şeyhi) unvanı verilen Burhan Felek bunlardan biriyi. Etrafındaki aksaklıklarla dalga geçen ironik bir dili vardı. 19. yüzyıldan kalan bir Osmanlı efendisiydi. Dediğim dedik efendilerden biriydi. Kapalı spor salonlarından birine ve bir yüzme havuzuna adının verilmiş olması, şeyh’ül-muharririn olmasından kaynaklanmıyor. Gençliğinde güreş, atletizm ve futbolla ilgilenmiş ve uzun yıllar Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi’nin sekreterliğini ve başkanlığını yapmış olması nedeniyledir.

19’uncu yüzyıldan miras kalan renkli simalardan biri de Refî Cevat Ulunay’dı. Bizim kuşak onu Milliyet gazetesindeki yazılarından tanıdı. 1938 yılında sürgünden dönerken kendi kendisine yemin etmiş politika yazıları yazmayacağına dair ve sonuna kadar da sözünden dönmedi.

Ulunay aslında iki kez sürgün edilmişti. İttihatçılara karşı çıktığı için 1914-1918 yıllarında Sinop, Çorum ve Konya’ya sürgün edilmişti. Kurtuluş savaşı yıllarında, gazetesi Alemdar’da “biz Anadolu’daki kuva-yı gayri milliyecilerin işgal kuvvetleriyle baş edebileceğini sanmıyoruz” türünde yazılar yazdığı nedeniyle 150’likler arasında 1922-1938 yıllarını yurt dışında, sürgünde geçirmek zorunda kalmıştı.

Pendik yakınlarında Yunus köyünde bir çiftlik evinde yaşardı. Hafızam beni yanıltmıyorsa “Menekşe” adlı bir eşeği vardı. Menekşe’ye biner Pendik tren istasyonuna gider. Dönüş saatinde kâhya eşeği istasyona getirir ve Ulunay eşeğe biner eve giderdi. Bu tören haftada beş gün tekrarlanır dururdu. Arada bir, biz okurlar da Menekşe’den haberdar edilirdik. Menekşe ölünce şaşaalı bir cenaze töreni düzelendi, dualarla gömüldü ve mezar taşı dikildi.

Son yıllara kadar bu geleneği sürdürenlerin başında Çetin Altan gelir. Erdoğan’ın gadrine uğradıkları için hapishanede ömür çürüten Mehmet ve Altan kardeşlerin babası.

Ben de o geleneğe uyarak sizlere birkaç anekdot aktarayım. Ben sözünü ettiğim yazarlar kadar yetenekli olmadığım için fıkraları uydurmayacağım. Bunun yerine son okuduğum Ülkü Tamer’in “Yaşamak Hatırlamaktır” adlı anı kitabından yürüteceğim onları. (Sohbet kıvamında kaleme alınmış nefis bir kitaptır. Tavsiye ederim.)

Ülkü Tamer Bebek’teki Robert Koleji’nde öğrencidir. Belli ki Kolej’de Amerikan İngilizcesi öğretiyorlardı. Aksi halde “Honour test” şeklinde yazacaktı. “Bazı öğretmenler ‘honor test’ yaparlardı. ‘Onur sınavı’ gibi bir şey. Soruları verir, sınıfı bırakır giderlerdi. İsteyen kitabını açıp baksın! Ne mümkün. İşin içinde ‘onur’ var. En azılılar bile kopya çekmeye yeltenmezler, sıfır almayı yeğ tutarlardı.

On beş yaşında ‘Beni çaktırırsan seni gebertirim!’ diyerek İngilizce öğretmeni Shepard’ın gırtlağına sustalı dayayan sevgili Oral (Zaloğlu) günün birinde, ‘Ulan, ne biçim iştir bu’ diye yakınmıştı. Şu “honor test” denen belayı bıraksalar da adam gibi kopya çekip sınıfı geçsek!’” 

Futbola ilişkin anılarını anlatırken, bizim futbolculuğunu anımsamadığımız ama Milliyetteki yazılarını okuduğumuz Şükrü Gülesin’le ilgili şu anekdotu aktarır Ülkü Tamer:

“Milliyette çalışırken tanımıştım Şükrü’yü (Gülesin). Bu anıyı da kendi ağzından dinlemiştim. Ama daha önce Baba Hakkı’dan (Yeten) söz etmem gerek.

Baba hakkı, Beşiktaş’ın ‘astığı astık, kestiği kestik’ yenilgiyi kabullenemeyen kaptanıydı. Sözü yasaydı. Kendisini dinlemeyeni perişan ederdi. Takım arkadaşlarının ödü patlardı ondan.

Beşiktaş Fenerbahçe’yle önemli bir maç oynuyormuş. Beşiktaş’ın bir akını kornerle kesilmiş. Takımda kornerleri Şükrü attığı için topu alıp köşeye dikmiş.

Tam vuruşunu yapacakken Baba Hakkı yaklaşmış yanına.

‘Pas ver’ demiş.

Baba Hakkı bu. Sözünü dinlememek mümkün mü! Adamı ayağının altına alıp parçalar! Ama nasıl olduysa, Şükrü aldırmamış ona.Topa bütün gücüyle vurmuş.

Top gitmiş, kaleciyi geçmiş, doğrudan kaleye girip gol olmuş.

Baba Hakkı başlamış Şükrü’yü kovalamaya.

Ne yapsın Şükrü, o da kaçmaya başlamış. Önde o, arkada Baba hakkı, koşuyorlar.

Kaçarken bir ara arkaya dönüp ‘Gol oldu işte. Ne diye kovalıyorsun?’ demiş Şükrü.

‘Dur ulan!’ diye bağırmış Baba Hakkı. ‘Dövmek için değil, öpmek için kovalıyorum!’”  

Hepinize, yüzünüzün dert görmeyeceği ve hep gülümseyeceğiniz yeni bir yıl temenni ederim.