Ergenç ile Fytula

5 Mayıs 2018 Cumartesi | 10:51

Tarafsız ve misafirperver toprak

Göçmen muamelesi yapmıyor gök

Gür Genç

 

Şair, kardeşini Lisi’den uğurlamaya hazırlanırken Baf’ı böyle görüyordu. Dünyayı gören gözleri cesaret ve sevinçten yapılmış Ergenç Baf’a taşınmaya belki de böyle karar vermişti. Gizli gizli, karanlık bir odada bu şiire inanmıştı. Şiirle söyleşiyi; gerçekle düşü karıştırınca en azından benim zihnimde böyle canlandı 2004 yılının baharı.

Ergenç Korkmazel yıllarca çalışıp yaşadığı ama bir türlü yerleşmeyi istemediği Fethiye, Marmaris ve İngiltere`de doğduğu toprakları aklından çıkaramadı. Ailesini, geçmişini kısacası Kıbrıs`ı arkasında bırakıp Yeni Zelanda’ya yerleşmeye karar vermişken zihnini meşgul eden bir şey vardı: Baf’tan koparılmış olmak. Çocukluk anıları ve Baf’lıların buraya karşı olan sevgisi, tamamen kopmadan önce Baf’ı bir kere daha görme isteğini canlandırdı. Kapıların açılmasından sonra Baf’a annesinin, babasının, ağabeyinin anılarını aramaya gitti. Bir gezgin gibi otellerde kaldı. Doğduğu köye, Stavrokonno’ya gitti. Evini buldu. Hatırlamadığı çocukluğunun kendisine anlatılan parçalarını birleştirmeye çalıştı. Kaldığı otelin sahibi Türklerle savaşırken sol gözünü kaybetmiş olmasına rağmen Ergenç için otel ücretini yarıya indirdi. Çünkü Ergenç’in sevgiyle açılıp kapanan gözlerinde, herkesi ve her şeyi kucaklayan dilinde savaştan, düşmanlıktan iz yoktu. Baf’lı Rumları en çok şaşırtan, ne yapacaklarını, onu nasıl ağırlayacaklarını bilememelerinin nedeni bu olsa gerek. Sevginin, şefkatin, hoşgörünün içine doğdum ben diyor Annesinden ve Babasından bahsederken.

 

Sağ elimde babam, sol elimde annem var

ve onların da sağ ellerinde babaları, sol ellerinde anneleri

Adriana Erodakonu

Fytula da Ergenç gibi Baf`ta doğdu. Savaş onu ve ailesini göçe zorlamadı ama yaşamını etkiledi. Orta okula giderken kitaplarındaki Girne ve Apostolos Andreas Manastırı’nın altında boş bırakılmış yerlere “Unutmayacağız” yazmasını istemişti öğretmeni. Okulda ona söylenmeyen şeyler vardı kendi deyimiyle. Ama annesi ve dedesi Türk komşularından bahsetmişti. Savaştan sonra onların gittiğini böyle öğrenmişti Fytula. Ne babası ne de annesi Kıbrıslı Türkler hakkında kötü bir söz söylemişti. Ergenç ve Fytula’nın ellerinden tutanların ortak özelliği insanın özü hakkında Türkçe ve Rumca aynı sevgi sözcüklerini bilmeleriydi. Ergenç şöyle aktarıyor: “İnsanlar vardır; bunlar iyidir ya da kötüdür. Seçmeyi öğrenin. Rum’un ve Türk’ün birbirinden üstünlüğü de yoktur. Önce verin sonra alın. Bunu öğrettiler bize ” Ergenç bunları anlatınca müzakerelerin tıkanmasını hatırlıyorum. Antlaşmanın önündeki o büyük engeli.

Ergenç doğduğu toprağa bir gezgin gibi gelmesinden sonra Baf’ın cömertliğine tutuldu. Baf en az kendisi kadar cömertti. Akan dereler vardı. Büyülendi. Ağzını dayayıp çeşmeden su içebildi. Çok sevindi. Sonra güzel şaraplar içti ve büyük ağaçlar gördü. Çok sevdi. Onun doğayla kurmak istediği ilişki için her şey vardı. Bedenini ve yaratıcılığını güçlendiren gıdalar diyor bunlara. Böylece ailesinin bıraktığı yerden Baf’ta tek başına bir Kıbrıslıtürk olarak yaşamaya, köklenmeye karar verdi.

Onun seçimini cesaretle, meydan okumayla açıklamak kolaylık olur. Tabularla sorunum var diyor. İnsanlığın iyiliği için bunları yıkmak zorunda hissettiğini, sanatçı kimliğinin gereğinin bu olduğunu söylüyor. Politikacıların bu ülkeye barışı getirmeyeceğinden emin. Bunu sadece bu iki toplumun yapabileceğini düşünüyor. Evinde oturup oy verme gününü bekleyenler değil bahsettiği insanlar. Herkes üzerine bir sorumluluk almalı. Ergenç kendine düşeni Baf’a yerleşmeyi aklına koyarak üstlendi. İstediği yerde yaşama sorumluğunu taşıyarak. Sonra bir eve ihtiyaç duydu. Türk tarafındaki yerlerinden edilen birçok göçmen çocuğu ev almak için sıra bekliyordu. Baf’lı bir Rum aynı günlerde Ergenç’e şöyle demiş “Savaştan sonra dönüp yerleşmek isteyen ilk Türk sensin bu işin kaymağını yiyeceksin”. Bu bir kehanetti kuşkusuz. Bir fotoğraf çekiminde Dikmen doğumlu ve geleceğin cumhurbaşkanı Hristofyas’la tanıştı. Hristofyas, kendisinin gerçekleştirmeye gücünün yetmediği bir hayali gerçekleştirmek üzere olan Ergenç’e Mutallo’da bir ev verilmesini sağladı. Ergenç, Namık Kemal Caddesi’ndeki, 1974’den önce ekmek fırını işleten Türk bir aileye ait olan evin yarısına, yıkıntılardan kurtarıp tamir ederek yerleşti. Sorun çıkaran biri olarak değil çözüm üreten biri olarak varlığını ortaya koydu. Mutallo’ya kına ağaçları dikti. Rum’ların pek gelmek istemediği Türk Mahallesiydi burası. Ergenç iki kına ağaçlarını ekerken okullardan çocuklar gelip yardım ettiler. Kına Ağacı ağız yaralarına iyi gelirmiş. Daha birçok etkinlik yaparak Rumlar’ı mahalleye çağırdı. Herkesle konuştu. Geçmişin yaralarına kına ağaçlarından merhemler sürdü. Komşularının vaftiz törenlerini karşılık beklemeden fotoğrafladı. Onlar karşılığında yemek getirdiler. Eve dönemediği günlerde ipte asılı kalan çamaşırlarını topladılar. İstediği yerde yaşamanın verdiği mutlulukla Marmaris’deyken başladığı fotoğraf kariyerinde basamakları hızla çıktı. Ulusal ve uluslararası birçok sergi yaptı. Davetler aldı. Bu alandaki aranan isimlerden biri oldu.

Onun gelişi Baf’taki Rum göçmenleri heyecanlandırmış. Bir Türk gelip doğduğu yere yerleşebildiğine göre onlar da geri dönebileceklerini düşünmüşler. Gelip bir haber var mı sizin gazetelerde diye soruyorlarmış başta. Aynı biçimde Ergenç’in ailesi de oğullarıyla birlikte Baf’ta kırk sen önce bırakmak zorunda kaldıkları hayatlarına dönebileceklerini hayal etmişler. Bu umutlar giderek sönmüş hepimizin bildiği nedenlerle.

Madem ki mevsimi gelince çiçek açıyor

meyve veriyor ağaçlar

Geri dönüp gülümseyecek bize

kayıplar

Gür Genç

 

Şair ağabey Stavrokonno şiirinde adanın diğer tarafından böyle sesleniyordu kardeşine. Kıskanılacak biçimde uyum içinde olan bu hayat görüleri onların Kıbrıs’ta yaşamanın güzelliğini, mutluluğunu duyumsadıklarını anlatıyor bize. İkiye bölünmüş adalılara kayıpların, terk ettikleri evlerinin, mallarının marazını duyarken hayatı ve geleceği ıskalamadan yaşayabilmenin olanaklarından bahsediyorlar. Çünkü Kıbrıs sorununun bitmesini istemeyenler var. Daha çok onların sesi çıkıyor. İki toplum arasında iletişim yok diyor Ergenç. Mesafeler bu kadar kısa, medya bu kadar güçlüyken birbirinin gözlerinin içine bakmamış onbinlerce Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum var diye devam ediyor sözüne. Birbirini sevmek için gözlerinin içine bakmalı bu insanlar. Tanışmalı. Önümüzde engeller var kuşkusuz. Eğitim sistemleri, din adamları, politikacılar… Sanatçılar üzerine düşeni yeteri kadar yapmıyor belki de. Ama bir güç var ve onların dediği oluyor. Pantelis Mekanikos adlı Rum şair “Öldürülen bir Türk Çocuğuna Ağıt” adlı şiirinde Eliot’tan alıntıyla gerçeği işaret ediyor sanki.

 

Şairin sesi

Bu yıl da soruyor

Petrol tüccarlarına

Ceset tacirlerine

“Filiz verdi mi geçen yıl bahçene

Ektiğin ceset? Çiçek açacak mı bu yıl?”

 

Yerleştikten sonra başına kötü bir şey geldi mi diye defalarca sormama rağmen böyle bir anı Ergenç’in zihninde canlanmadı. Aksine anlattıklarından girdiği yerlerde dönüştürücü bir etkisinin olduğunu anladım. 2004`teki referandumu bir fotoğrafçı olarak Baf`ta takip ederken ilginç bir olay gelmiş başına. Kıbrıs`ın birleşmesine hayır diyen ve üzerine Yunanistan bayrağını kıyafet olarak giyen birini miting alanında farketmiş. Adı Iraklis olan genç adamla aynı günün akşamı bir barda yeniden karşılaşmış. Aynı kıyafetle tam arkasında oturuyormuş. Ergenç bira alıp Iraklis’e uzatmış. Konuşmaya başlamışlar. Iraklis onun Kıbrıslıtürk olduğunu öğrenince uzaklaşmış. Şaşırmış Iraklis. Çünkü birlikte yaşamak istemediği birisinden gelen birayı yudumluyordu ve hayatında ilk kez bir Kıbrıslıtürk’le karşılaşmıştı. Gece ilerledi ve bu kez Iraklis elinde birayla Ergenç`e yaklaşmış. Sonra oturup konuşmuşlar. Arkadaş olmuşlar. Bir gün Ergenç Iraklis’i Lisi`de yaşayan ailesinin yanına götürmüş. (Iraklis benim de yediğim o güzel yemeklerden yemiş olmalı). Böylece hayatında belki kendisini tanıyanların bile inanmakta zorlanacağı bir değişim başlamış. En sonunda Türk bir kadına aşık olmuş Iraklis.

İki türlü acı var, biri güncelden doğar

Acıdır günbegün kararan gazete haberleri;

İnsanı çözümsüzlüğün acziyle boğar.

İçine kanatır sessizce umurlu yürekleri.

Bu acı her zaman umut taşır yedeğinde,

Tutunur var gücüyle zamanın akışına.

Metin Altıok

Taşındığı 2004 yılından beri Ergenç şairin kastettiği gibi acıyı umutla yıkıyor. Mutallo sokaklarında yürürken Ergenç`e selam vermeyen kimse yok neredeyse. Arabalardan sallanan eller, yanına gelip hatır edenler… Film yıldızı gibi bir bakıma. Önünden geçen herkes evine davetli. Zivaniya içmek isteyenler için boduriler hazır. Baf`ı görmeye gelen Kıbrıslı Türkler de evin yerini biliyor. Onların evini daha çok tuvalet ihtiyaçları için kullandıklarını söylüyor. Rahat ediyorlarmış. Ben bu sırada bir otobüs dolusu insanın bu küçük eve doluştuğunu hayal ediyorum. Yadırgıyorum. O her şeyi her durumu anlayabildiğini kimseyi yargılamadığını anlatıyor kullandığı dille. Her şey insana ait ve yadırganacak hiçbir şey yok bu dünyada. Kendi yargılarım, korkularım, sevgisizlik ifadelerimi düşünüyorum o anlatırken. Gündelik hayatımda ne çok yargı var insanlara karşı. Nasıl kurtulacağım bundan? Sonra nedenini düşünüyorum. Türkiye’de doğup büyümüş çoğu insanda benzer bir sorun var aslında. Çevreyle ilişki kurmaya başladığımız andan itibaren kimin Ermeni, Rum, Süryani, Kürt, kimin Alevi, Çingene, solcu(liste uzun) olduğuna göre pozisyon aldığımızı hatırlıyorum. İktidardaki dünya görüşünün, dilin ve dinin içine doğmamışsan yapacağın şey budur. Şu anda daha da derinleşmiş durumda bu ayrımlar. Hatta Kıbrıs’ın Kuzeyine bile bulaştırılmaya çalışılıyor aynı hastalık. Kısacası birbirini tanımayan ve bu yüzden de sevmeyen bir toplumun bireyleri olarak büyüdük Türkiye’de. Sürekli kardeş edebiyatı yapılmasına rağmen farklılıklarımızın biricik kazanımlarımız olduğunun söylenmesi bile toplumda parçalanmalar yarattı. Kim daha kıymetli sorusu tehlikeli biçimde akıllarda durmaktadır. Kimin malı daha çok? Kimin dili daha eski? Kim daha önce geldi?

İnsanı ve doğayı bir bütün olarak görmeyi Kıbrıs’ta öğreniyorum. Ben bunları düşünürken Fytula gelip kapıdan Ergenç’e seslendi. Sesindeki yumuşaklıktan ağzından çıkanların sevgi sözcükleri olduğunu anladım. Ergenç de aynı biçimde karşılık verdi. Fytula çocuklara hikayeler yazan bir anasınıfı öğretmeni. Ergenç’den esinlendiğini söylediği ikinci çocuk kitabını geçen ay yayımladı. Üçüncü kitabı yolda. Türkçe’ye çevrilmesini çok istiyor. Gençliğinin yanında çocukluğunu da taşıyor. Ergenç bundan büyülendiğini söylüyor. Tanışmalarına bir arkadaşları vesile olmuş. Uzun bir zaman arkadaşlık etmişler. Duyduğunda benim kadar şaşırmadığı başka bir hikaye girdi bahçeye Fytula’nın arkasından: Ergenç ile Fytula’dan önce Nuru ile Yannis vardı. Nuru Ergenç’in büyük nenesi.

                        Ellerimi görüyorum, annemi babamı büyükbabalarımı

                        Günlerimi düzenliyorum

                        Ve hürmet ediyorum onlara.

                                               Adrina Erodakonu

 

Lakabı Fonias (Katil) olan kalabalık bir ailenin erkeklerinden biridir Yannis, Celocara Köyü’nde doğmuştur. Yaşadığı köy Nuru’nun yaşadığı Stavrokonno köyüne komşudur. Evlilikleri bu köylerde hâlâ hatırlanmaktadır. Yannis Nuru’ya aşık olur. Onun için adını, dinini değiştirir. Ergenç katil olacak kadar sert birinin neden bir Türk kızı için bunları yaptığını soruyor bana cevabını bilerek. Livaneli’nin arada sırada hatırladığım şarkısı geliyor dilimin ucuna.

Bir insanı sevmekle başlayacak her şey…

Yannis Nuru’yla evlenebilmek için Yeni Ahmet olmak zorunda kaldı. Ergenç ile Fytula bir kilisede evlenmediler. Adlarını, soyadlarını değiştirmediler. Ama Fytula fanatikleden çekiniyor. Ergençle evliliği gazetelere haber oldu.  Ropörtajlar verdiler. Bir röportajdan sonra Facebook denilen canavarın içinde yaşayanlardan tehditler almış, hakaretler duymuş. Benimle konuşmaya ikna olmadan önce çekindiğini hissettim. Birbirlerinin dinleriyle sorunları yok. Ergenç Rumca konuşuyor artık. Fytula Türkçe öğreniyor. Bu hikayeyi duyunca Bazı Türk milliyetçilerinin ve dindarların Ergenç’in bakış açısına kulp takacağına onu Rum yandaşı olmakla hatta “gavurseverlikle” suçlayacağına adım gibi eminim. Sesim güzel olsa onlara Aşık Hüdai’nin bir türküsünü söylerdim. Yine isterlerse Sivas Katliamında Sünni müslümanlar tarafından diri diri yakılan ozan Hasret Gültekin’den dinleyebilirler.

Canan bizim canımızdır
Teni bizim tenimizdir
Sevgi bizim dinimizdir
Başka dine İnanmayız

 

Aşık Hüdai gibi düşünenlerin sayısı artınca dünyaya barış gelecek sanırım. Ergenç bu inanca sahip kuşkusuz. Büyük dedesi Yannis’in köyünü ziyaret edip dede tarafından yeğenlerini bulmasının nedeni başka ne olabilirdi! Onları bulmak bana başka bir sorumluluk yükledi diyor. Ne zaman ki kendini tanıtmış o zaman Rumlar Türk tarafına taşınanları sormaya başlamışlar. Filan kişiye borcum vardı gelsin alsın diyenler mi ararsınız, filancanın küpü bende kaldı saklıyorum diyeni mi? Elçi gibi görmüşler onu. Ergenç Rum yeğenlerini komşularını, sınırın diğer tarafına Lisi’ye otobüslere bindirip götürmüş. Onları buluşturunca ancak bu ağırlıktan kurtulabilmiş. Sevginin yükü ağırdır. Bu yüzden insanlar kolaya kaçarlar.

Fytula üniversitede Akamas (Yönetmen Panikos Chrissanthou) filmini gördüğünde çok şaşırmış. Film 60-70 arasında geçmektedir ve Türklerle Rumlar birlikte yaşamaktadır. Daha önce annesinden duyduğu halde şaşırmış olmasının nedeni filmde gördüğünün aksine savaşı sadece Rumlar’ın kaybettiğini sanmasıydı. Oysa film sayesinde bu savaşta her iki tarafın da kaybettiğini anlamıştır. Okul kitaplarında gördüğü güneşin altında eziyet çeken göçmenler sadece Rumlar değildir. Gerçek er ya da geç anlaşılacak: Savaşın kazananı olmaz. Sadece birileri zengin olur. Olamayan çoğunluktakiler de birbirine düşman…

                        Bir daha geri gelmeyecekler sandık.

                        Geldiler. Ellerinde kapılarımızın anahtarı

                                                                       Gür Genç

Ergenç ile Fytula evlenerek 1960’tan beri devam eden yarım asırlık bir sorunun kıyısına bir fidan diktiler. Kıbrıs sorunu çözülür mü bilinmez. Ama ben biliyorum ki Ergenç ile Fytula’nın diktiği bu fidan Mutallo’daki kına ağaçlarının yanında, kurdukları dostluklarla beraber, sevgiyle büyüyecek, aşkla sulanacak ve nesiller sonra bile Baf’ta hatırlanacak.

    İşte burada,

Ufkun kollarından

  Yeni bir giysi dokunuyor başka bir gündüz için

 Adonis

 

Orhan Eskiköy