Erdoğan ve Akıncı’nın kamuoyu nezdinde siyasete girişleri belediye başkanı seçilmeleriyle başladı.
Zıt iki dünya görüşüne sahip olsalar da her ikisinin siyasi duruşlarında da kesişen noktalar var.
Farklı sebeplerden de olsa ikisi de askerin siyasetteki ağırlığına karşı duruş göstermiş ve siyasi bedel ödemişler.
Bu karşı duruşlarını da cesaretlerinin göstergesi olarak taraftarlarına gösterip bunun üzerinden siyasi rakiplerinden ayrıştırıcı bir payda yaratmışlar. Bunu kaybetmek istemeyen söylem ve çıkışları var.
Erdoğan ve Akıncı’yı birleştiren diğer nokta da karşı durdukları askeri vesayetin arka bahçesi ve hazırlık okulunun Kıbrıs olması olmuştur.
Erdoğan Kıbrıs’a, Kıbrıs sorunun ötesinde “Kemalist” düşüncenin arka bahçesi olarak bakmış ve bunun belini kırmanın yolunun Kıbrıs’taki dengeleri ortadan kaldırmaktan geçtiğini düşünmüştür. Kıbrıs ile ilgili ezber bozan yaklaşım ve söylemlerinin bana göre esas sebebi de bu olmuştur. Yoksa zaman zaman ortaya çıkardığı milliyetçi söylemi Kıbrıs’taki “milli dava” söylemi ile son derece uyumludur.
Hem Akıncı hem de Erdoğan farklı kulvarlarda “siyaseti devletin” üzerine koyma mücadelesinde karşılarında askerin ağırlığını ve konu Kıbrıs olduğunda da ayni güç noktasının en büyük silahı olarak rahmetli Denktaş’ı görmüşlerdir. İkisinin diğer ortak noktası da budur.
Annan planıyla yalnızca Kıbrıs sorunu çözülmeye çalışılmamış Türk iç siyasetinde çok daha büyük bir ölçeğe yayılacak şekilde “siyaseti devletin üzerine” koyma adına adım atılmıştır. Türkiye’de son on yılda olan birçok şey Erdoğan’ın Annan planında attığı bu ilk adım ile başladı. Bana göre Türkiye’de “siyaseti devletin üstüne” koymaktaki ilk kırılma noktasıydı Annan Planı. Talat ve Akıncı da bilerek ya da bilmeyerek adanın dışına taşıp Türk siyasetini de etkisi altına alan bu değişimin adadaki en büyük destekçisi oldular.
Bence “siyaseti devletin üzerine” koyma mücadelesi Kıbrıs’ta hararetini kaybetmiş gibi gözükse de devam etmektedir. Kıbrıs’ı da içine alan bu mücadelede geri adım atılması ya da bu algının yaratılması da Erdoğan için büyük bir endişe kaynağıdır.
Bu mücadeledeki dengeleri içine yalnızca Kıbrıs sorununu değil Kürt sorununu ve oluşturulmak istenen yeni Ortadoğu’yu alarak bakmayı gerektirir.
Erdoğan ve Davutoğlu Türkiye’yi içine sürükledikleri dış siyasetteki bataklıktan çıkartmak için Kıbrıs’ta çözüm ellerindeki en önemli kozdur.
Kıbrıs’ta çözümün Türk ekonomisine ve Batı ile bozulan ilişkileri düzeltmek adına yapacağı katkı kritik öneme sahiptir. Batının enerji konusunda Rusya’ya olan bağımlılığı ve içine girilen küresel ekonomik darboğaz Kıbrıs sorununun çözümü yönünde birden fazla taraf için ayni anda baskı unsuru oluşturmuştur. Siyasi ve askeri orta ve uzun vadeli çıkarlar yerini kısa vadeli ekonomik çıkarlara devretmiştir. Kıbrıs sorununun çözümünde değişen yegane unsur budur.
Bu noktada Türkiye için Kıbrıs sorununu iç siyasette taviz veren konuma düşmeden çözme planına en uygun aday da askeri vesayetin etki edebileceği Eroğlu değil bu konuda duruşu gerektiğinde Erdoğan ile ayni çizgide olabilecek Akıncı’dır. Bu çerçeve içerisinde Türkiye, zamanlama ve birçok başka konunun gelişimine göre elini esnek tutacağı bir kişiyle Kıbrıs’ta yola devam etmesi kendi siyasi çıkarı açısından mantıklıdır.
Erdoğan ve Akıncı’nın diğer ortak noktası da siyasi cesaretleridir.
Her ikisi de tahmin edilebilir ama kontrol edilemeyecek siyasi bir karaktere sahiptirler.
Siyasi cesaretleri özellikle konu siyaseti devletin üzerine koyma mücadelesi olduğunda dış dünyada kabul görmelerindeki en büyük özellik olmuştur.
Erdoğan için tahmin edilebilir siyasi cesaret yerini kontrol edilemez noktaya getirdiğinde bu olumlu algı dış dünyada son bulmuştur.
Türkiye iç siyasetinde devlet içine çöreklenmiş Gülen cemaatini kullanan Erdoğan esas hedefine büyük ölçüde ulaştıktan sonra “kandırıldık” diyebilmiştir. Ama olanın verdiği zararı telafi etmek artık mümkün değildir. Askeri vesayeti mağlup etmek adına Türkiye’nin içi ve etrafı kendine münhasır vesayet yaratma çabasında olan bir sürü mezhep ve aşirete kalmıştır.
Akıncı’yı seçerek hem Türkiye hem de Kıbrıs Türkü olarak bunun olası sonuçlarına katlanmaya gerçekten hazır mıyız?
Ben emin değilim.
Önümüzdeki pazar günü bir taraftan güçlü duygularla “niye Eroğlu” sorusuna cevap bulmakta zorlanırken diğer taraftan da büyük resme bakarak “niye Akıncı değil” diye de düşünmekte fayda vardır.
Neticede Kıbrıs sorununun öyle ya da böyle Türkiye’nin bizi aşan çıkarları içerisinde çözüm ile çözümsüzlük arasında yol alacağı görüşündeyim. Buna Rumların değişmez tavrını da eklediğimizde çözüme Akıncı’nın ulaşma iddiasının gerçekçi bir beklenti olmadığı görüşündeyim. Bunu Talat’ın değil de Akıncı’nın başarmasının da neye dayanarak olacağını Akıncı’nın anlatmasını beklerdim. Eroğlu yapamadı çünkü gönlü yoktu eleştirisini anlıyorum, ama Talat da yapamadı. Hem de karşısında Hristofyas vardı.
Geçen hafta açıkça yazdım ama yinelemekte fayda var. İlk turda oyumu Kudret Özersay’a verdim. İkinci turda içime sinmese de tercihim Eroğlu’ndan yana. Bu kararımı da boş umutlara kapılmadan yalnızca Kıbrıs’ta çözüm olur veya çözümsüzlük devam ederse alternatiflerini düşünerek verdim. Çözüm yolunda Türkiye’ye içerik açısından çekincelerini ortaya koyacak ille de anlaşma saplantısı olmayan birinin olması bana daha doğru bir seçenek olarak geldi. Bu karara varırken her iki seçenek için de “niye Akıncı değil” olgusu daha ağır bastı. Akıncı’yı “ille de anlaşma, ama olmadı kendi yolumuza gideriz” düşüncesinden çok uzakta görüyorum. Bunu da elimde değil doğru bulmuyorum.
































