Köşe Yazarları

En zoru üçüncü seçeneği tartışabilmek


Kendi aramızdaki Kıbrıs tartışması bugüne kadar en basit ifade ile şu iki farklı görüş etrafında seyretti.

‘’İlle de Rum ile ortak devlet olsun’’.

‘’Yok, adada içinde Rum olmadan tanınmış ayrı bir Kıbrıs Türk devleti olsun’’.

Birincisini Rum engelledi.

Bu engelleme ile müzakere masasında oyalanarak Türkiye’ye Kıbrıs üzerinden siyasi ve ekonomik yük bindirdi.

Kıbrıs Türkünün ayrı bir varlık olarak ada üzerinde kök salıp var olmasına ekonomik ve siyasi ambargoların ötesinde sosyal ve kültürel gelişimimizi de hedefleyerek darbe vurdu.

Kaybettikleri toprakları geri almaktan ziyade en baştaki ana siyasetlerini farklı bir şekilde hayata geçirerek mesafe aldılar.

İkinci görüş olan ayrı tanınmış devleti de dünyayı bırakın Türkiye hiçbir zaman istemedi. Çıkarlarına aykırı buldu.

Bizim içimizde bu ikinci görüşe inananlar iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı ortak devlet kurma fikrine karşı durmanın dışımızda pek bir desteği ve devamlılığı olmadığını bilerek Rum ile ortak devlet kurmayı yeri geldi kerhen de olsa ciddi ciddi müzakere ettiler.

Hani Rum geçen bu süre içerisinde oluşan fırsatları kabul etse, ortak devletin kurulması içten bile değildi.

Ama her seferinde Rum kesimine hakim olan partiler üstü devleti paylaşmama refleksi verilen tavizlere rağmen en son tahlilde hep galip gelen unsur oldu.

Siyasi eşitliğe dayalı anlaşma olmadı ve olamayacak çünkü temeli yok. En ufak sarsıntıya dayanıklılığı yok.

Anastasiades sonunda açık açık siyasi eşitliğin kendileri için siyasi eşitsizlik anlamına geldiğini ve ayrı devlet ya da gevşek federasyonu da çözüm olarak düşünmek gerekliliğini dile getirdi.

Anastasiades’in bu söylemi bilinenin en açık şekilde ifade edilmiş olmasından dolayı bizim tarafta hayal kırıklığı ve sevincin birlikte yaşanmasına sebep oldu.

Hayal kırıklığı yaşayanlar için bu söylem ortak devleti Türk ve Elen olmaktan ayrışmış, bir yerde Maltalıların yaptığı gibi ayrı bir ‘’Kıbrıslı’’ ırk yaratarak çözme hedeflerinin zamana yenik düşeceğinin işaret fişeği oldu. Hala daha kuyruğu dik tutup inkâr sürecinden çıkmakla meşguller.

***

Gelinen noktada üzerinde durulması gereken ikinci gruptakilerdir.

Kendini adada öncelikli ya da yalnızca Türk olarak görenlerin demografideki değişim ile kimyası da değişime uğradı. Bundan sonraki en belirgin kırılma bu grup içerisinde olacak.

Bu ikinci grubun içinde TC hükümet yetkililerinin adadaki nüfus yapısını bozacak hamlelerine, kamu maliyemizi bir değnek olarak kullanıp sosyal ve ekonomik içerikli kararları vermemiz için baskı unsuru olarak kullanmalarından rahatsız olup açıktan ses çıkarmayanlar da vardır.

Diğer taraftan bu grup din ile harmanlanmış içinde Atatürk’ü barındırmayan ‘’milli’’ söylem ve dayatmaları ortaya koymaktan, bunun Ankara adına sözcülüğünü yapmaktan kaçınmayanları da içinde barındırmaktadır.

Bu kibirli yaklaşım geçmişte hiç olmadığı kadar toplumda belirgin bir şekilde ön plana çıkmaya başladı.

Bundan sonraki seçimlerde artık bu kibirli irade meclise de hissedilir şekilde yansıyacaktır.

Bunun da çözüm arayışında farklı bir kırılmanın yaşanması ile üçüncü bir alternatifin oluşmasına zemin hazırlayacağı görüşündeyim.

Bu üçüncü alternatifi AB çatısı altında ama Rum’dan ayrı devlet olarak yer almayı adada Türkiye’nin garantisine ihtiyaç olmadan isteyenler oluşturabilir.

Türkiye’ye birçok diğer ülkenin adanın güneyinde talep edip aldığı gibi kuzeyde askeri üs verilmesi hem Kıbrıs Türkü hem de Türkiye’nin bölgedeki çıkarları için yeterli güvence olmaz mı?

Garantilerin kaldırılması karşılığında kuzeyde Türkiye’ye bir veya iki üssün verilmesi AB çatısı altında ayrı bir devlet için optimum bir denge oluşturmaz mı?

Bu görüşe Ankara’da elçilikler bazında yapılan gayrı resmi yoklamalarda İskandinav ülkeleri olumlu yaklaştı.

Küçük bir ‘’Türk’’ devletinin AB’ye üye olarak dahil olması ile Türkiye ile olan ilişkilerini farklı bir boyuta taşıma fırsatına yol açacaktır. En basitinden Türkçe AB’ne dahil olmuş olacaktır.

Bu görüşü savunacak olan Kıbrıs Türkleri , Kıbrıs Cumhuriyetine sırf anlaşma olsun diye yama olmak istemeyenler olacak.

Salt ‘’Kıbrıslılık’’ temelinde, olmayan ucube bir vatandaşlık yaratmaya karşı, ama ayni şekilde de Türkiye’nin sosyal hayatımıza, bize özgü değerlerimize ve kültürümüze etki etmesinden rahatsız olan Kıbrıs Türklerinin ortak payda olarak sahip çıkabilecekleri bir 3. yol olabilir bu çözüm modeli.

Kendi yolumuzu Türkiye’deki yakın geçmişteki gelişmelere baktıkça giderek çok daha yakın hissettiğimiz AB çatısı altında kendimiz çizelim görüşü hakim görüş haline gelebilir.

Bu Kıbrıs sorunu dediğimiz sorunun çözülememesinin bir sebebi de Kıbrıs Türkünün kimliğini yalnızca ‘’Kıbrıslılık’’ ile yalnızca ‘’Türklük’’ arasında terk etmek istememesi yatmaktadır.

Bu sorunun uzamasındaki önemli etkenlerden biri bizim bu inadımızdır.

Rumlara göre biz Kıbrıslı; Türkiye’ye göre ise yalnızca Türk’üz…

Ve her iki görüşe göre de varlığımızı etnik, ulusal, kültürel aidiyetimizi terk edip varlığımızı Kıbrıs’a ya da Türklüğe armağan etmeliyiz.

Nedense bu konuya içimizde ve dışımızda taraf olanlar ‘’Kıbrıs’’ ile ‘’Türklüğün’’ ikisinin bir arada var olabileceğini anlamak istemiyor.

Her iki yaklaşım da “kimliğinizi terk ederseniz, sizin için hiçbir sorun kalmaz” yaklaşımının ta kendisidirler.

Bunun da kökünde Kıbrıs Türkünün ayrı bir varlık olarak hareket etmesini istememek yatmaktadır.

Bunun da üstesinden bir tek AB çatısı altında başarmamız mümkündür.

Bu üçüncü görüşü ortaya atmak ve siyasi olarak savunmak en zoru olur, çünkü birine karşı çıkarken diğerini savunur duruma düşme ihtimali yüksektir.

Ayni anda üs karşılığında Türkiye’nin garantörlüğünün kalkmasını savunup hem vatan haini, hem de Rum ile ortak devlete karşı olmaktan dolayı barış karşıtı faşist olarak da etiketlenmeyi de göğüslemeyi göze almayı gerektirir.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı