Bazan yaşadığınız kentler insanı bunaltır…
…
Kentler mi insanı bunaltır yoksa insanlar kendi kendilerini mi bunaltır bu da başka bir soru…
…
Lakin, kimi zaman şair yaşanan çirkinliklerin, karanlık dönemlerin, kötü günlerin hırsını yaşadığı kentten çıkarır!
Tevfik Fikret bir şiirinde şöyle der:
Örtün, evet ey hâile… Örtün, evet ey şehir;
Örtün, ve müebbet uyu, ey fâcire-i dehri…
…
Günümüz Türkçesinde şöyle:
Örtün, evet ey facia… Örtün, evet ey şehir;
Örtün ve sonsuza dek uyu, ey dünya orospusu!..
…
Bu satırları, Atilla Özkırımlı “Tevfik Fikret” adlı kitabında yorumlar.
O kent İstanbul’dur ve “Ey köhne Bizans” diye çıkışarak yaşadığı kenti “bin kocadan artakalmış bir bakir dula” benzetir…
…
Lefkoşa’nın dar sokakları, ahşap kapıları, kerpiç evleri nasıl bunaltabilir ki insanı?
Kentin cadde ve sokakları kirlenmişse, her yerinde karanlıklar kol geziyorsa, nefes alacak yer kalmamışsa,
Birçok yer döküm döküm dökülüyorsa,
Birçok bölgesi viraneye dönmüşse ağlamaklı,
Bu kabahat o kentin mi?
Lüzinyan, Venedik, Osmanlı ve İngiliz artığı bir kente bezmişliği ve umutsuzluğu getiren o çok kültürlü yapılar mı? Sokak çeşmeleri mi? Lüzinyan duvarları, Venedik surları, Osmanlı/Türk köşkleri mi?
…
Şu insanoğlu!
Yaşadığı yeri yaşanmaz hale getiren odur.
Umutsuzluğu da, bezmişliği de…
…
Kutlu Adalı, Kıbrıs için “Akdeniz fahişesi” diyordu, pek de Tevfik Fikret’i aratmayan yakıştırmasıyla.
Neden fahişeleşmişti bu ada?
Bu orospuluğu gönülden mi yapıyordu?
Yoksa gelen geçen mi ırzına geçiyordu?
…
Bir kentin parkına çıkıp bir bankta oturabiliyorsanız,
Bir sokağından girip bir sokağından çıkabiliyorsanız,
Bir kahve köşesinde oturup muhabbet edebiliyorsanız,
Bir sokak çeşmesinden elinizi yüzünü yıkayabiliyorsanız,
Bakkalına çakkalına selam verebiliyorsanız,
Tarlalarından laleler,
Bahçelerinden güller ve karanfiller,
Dağlarından nergisler derleyebiliyorsanız,
Budur yaşamak…
Ve o kent size benzer…
…
Madem söz Tevfik Fikret’ten açıldı, şu şiiri ile yazımızı bitirelim:
Kahramanlık… Esası kan, vahşet;
Beldeler çiğne, ordular mahvet.
Kes, kopar, kır, sürükle, ez, yak, yık;
Ne “aman” bil, ne “ah” işit, ne “yazık”,
Ne ekinden eser, ne ot, ne yosun;
Sönsün eveler, sürünsün aileler,
Kalmasın hırpalanmadık bir yer,
Her ocak benzesin mezar taşına,
Damlar insin yetimlerin başına.
…
Ey cihangir uyan şu makberden!
…
Hep senin, işte hep senin eserin…
































