Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

Dört Mevsimde Lefkoşa (2) (Sırtında Ağustos yarası…)

Ahmet Okan
Ahmet Okan

Asırlık asmanın yaprakları dökülünce, Kumarcılar Hanı çıplak bir vücut gibi ortaya çıkar, yaz, birkaç böceğini sonbahara devreder, toprakta bitkiler değişmeye başlardı.

Lefkoşa, çadırları üstünden kaldırılmış sahillerin dinginliği içinde deniz yorgunluğundan uyanır gibiydi.

Kışa hazırlık mevsimiydi bu mevsim.

Bir silahın şarjöründe saklı duran son kurşunlar gibi sonbaharın arkasına sızıp onu sinsice vurduğu ay Ağustos’tan başkası değildi.

Zaman zaman yoğunlaşan parçalı bulutlar bir anda bileşince bütün tahminleri şaşırtır, bazen beklenmedik şiddetli bir yağmur, mevsime cepheden saldıran düşman saldırısını hatırlatır ki her yıl onarılmaya muhtaç toprak kiremitli damlar gafil avlanmış olurdu.

İnsanlar hiç o bulutlar gibi birleşmemişti, parça parça kalmışlardı hep!

Yaz hariç her mevsimin geç yaşandığı bir adaydı burası ama yaşanırdı nihayetinde.

Böyle mevsimlerde kentin “sıfır noktası” diğer zamanlara göre daha hareketli olurdu, neticede bir hazırlık mevsimiydi, ola ki sonbahar kısa sürer ardı kıştır ve ola ki kış sert geçecek hazırlanmak gerekecekti.

Bu yüzden çarşı pazar kalabalıklaşır, az gelişmiş bir kasaba görünümündeki kent büyük şehirlerin gürültüsüne gömülürdü birdenbire ama neşeli.

Motorları yorgun ve öfkeli köy otobüslerinin sesleri, uyduruk hoparlörlerden yükselen öksürük sesleri eşliğindi canlı ezan seslerine karışıp kaybolurdu.

Ama samimiydi; kendindendi; herkes kendinin bilirdi o sesleri.

Yolu çoktan değiştirilmiş Pedios (Kanlı Dere) Deresinin yerindeki çarşı pazarlar başka yüzyıllardan kalmaydı.

O yüzyıllarda Lefkoşa’ya gelen gezginlerin bir kısmı bu yaşlı sokak ve çarşıları büyük bir ilgi ile gezip notlar alırlar, kentin ahalisini, kadınlarını ve erkeklerini, onların giydikleri kıyafetleri, adetlerini ve göreneklerini öğrenip not ederler, yumuşak başlılıklarından, harmoni içerisinde yaşmalarından söz ederler, kimileri de bir köşeye sehpalarını kurup çeşitli yerlerin resimlerini çizerlerdi.

Kuyumcular Sokağı ile Ermu Sokağı en canlı çarşılardandı sıfır noktasında, esnaf kısmı birbiri ile kardeşti sorgu suale tutulmadan kimlikleri.

Kardeş sokaklardan sağa sola doğru gerilecekti o dikenli teller, o üst üste dizilince batık bir kentin duvarlarını andıran kum yüklü varil barikatlar, fakat henüz kimse bunu tahmin bile edemezdi.

Sokaklar canlanır, güneş, duvarları parçalamaktan vazgeçerdi.

Bu mevsim uçsuz bucaksız düşlerin başladığı mevsimdi desek yeridir.

Fakat hiç kimse kurdukları güzel düşlerin derin bir uçurumdan yuvarlanıp sonsuza dek kaybolacağının farkında değildi.

Kadıların gözleri uçurum uçurumdu, içine daldı mı kaybolurdu insan.

Ölgün yaz aylarından sonra bütün sokaklar serin rüzgarlar tarafından tutulur, ahşap panjurlardan evlere dalan rüzgar utangaç kadınların dalgalı ve seyrek saçlarında siner kalır, bir el okşasa üşürdü.

Günler kısalır, güneş tez uzaklaşırdı kentin üzerinden.

Sokak lambaları yanmazdan önce kahvehanelerin hasır sandalyeleri çoktan dışarıya çıkarılır, kahve müdavimleri el, kol ve ayakları ile birkaç sandalyeye birden yayılır, hisar diplerine sıralanan seyyar satıcılar evlerinin odalarında oturur gibi oturur, çocuklar hisar üstlerinde bir umudu havada tüketir gibi uçurtmalarını uçurur, günün ikinci vaktini parklarda bahçelerde tüketmek için sokağa çıkan aileler misafirliğe gider gibi tertipli giysileri içerisinde dalından düşen yaseminleri andırır, etrafı genç bisikletliler işgal eder, o insanlar bastığı toprağın üstünde egemenlik kendisininmiş gibi bir güven içinde kuru kalabalıklar oluştur, kent bu yarınları belli olmayan kalabalıklara teslim olurdu.

Ansızın genç bir kadın, saçları havalı, eteği ayak bileklerine kadar dökülmüş bisikletin hızına göre dalgalı, topuklu potinleri muhtemelen Fransız taklidi, önünde sepeti bulunan, yine önünde oturma demiri bulunmayan bir “kadın bisikleti” ile kalabalığın içinden geçerken kolaylıkla seçilebilirdi.

Kadınların bisiklet kullanma alışkanlığı İngiliz döneminde oluşmaya başlamış, giderek bunu kullanan kadınlar çoğalmıştı. Yine de çok değil azdılar.

Uslandırılmış atları ile aynı kentin tozlu topraklı yollarında gezinen prenseslerin, kentin sokaklarını tanıyabilmek için yorgun atların çektiği faytonlarda meraklı gözlerle etrafa bakan yabancı kadınların yerini bisikletli kadınlar almıştı çoktandır.

Sonbahar, bisiklet kullanmanın en güzel mevsimlerinden biriydi.

Mevsimi geçmek üzere olduğundan bakkallarda tek tük kavun karpuz bulunurdu artık.

Ama kışta yensin diye kelek kavunları mutfağında ahşap bir merteğe asmayanlar da yok değildi.

Kavun durduğu yerde pişecek, tadını kışa hazırlayacaktı.

Sonbaharın ilk ayında okullar açılmak üzere olduğundan, kent adeta gençlere teslim olurdu.

Denize gider gibi dolardı çarşı pazar yoları.

Okullu öğrenciler, yazdan kalma yanık tenleri ile kırtasiyecileri ve kumaş mağazalarını doldurur, okul ihtiyaçları yanında genç ve gelişmekte olan bedenlerine mevsimlik giysiler bakarlardı.

Sıcaktan ve tenhalıktan bir deri bir kemik gibi görünen bu kralların, prenslerin, prenseslerin, paşaların kenti sonbahar aylarında vuslat zamanını yaşar gibiydi doğrusu.

Pastaneler, bahçeler dolar taşardı.

Bu mevsime eşlik eden parçalı bulutların gölgeleri Sarayönü’ne benek benek düşer, şehir, çillenmiş kumral bir yüze dönüşür, esmer tenli kahve gözlü insanlara kumral kumral bakardı.

Sinemalar da hazırlık içinde olur, henüz sonbaharın ortaları beklenmeden kışlık yerlerine geçerlerdi.

Çocuklar serin sokaklara oynamak için çıktıklarında, sahipsiz kedi köpeklerin sevinci gözlerinden okunur, kedi yavruları kapı önlerinde oturan kadınların ayaklarında yılışırdı.

Sonbahar, sararan yapraklarıyla, canlanan sokaklarıyla, kalabalıklaşan meydan ve caddeleriyle hep birlikte söylenen bir şarkıya dönüşürdü adeta.

Ama sırtında Ağustos yarası…