Köşe Yazarları

Doğu Akdeniz ve enerji sorunu


Dünya ülkelerinin büyük oranda “enerjiye” ihtiyaçları olduğu bu enerjinin başını da “petrolle hidrokarbonun” çektiği bilinen gerçek…

Bir başka gerçek ise “nerede petrol gaz varsa orada kavga kargaşanın da olduğu!” Nedeni de basit:

Çünkü “topraklarındaki enerjiye” asıl sahipleri olması gereken ülkeler değil; dışlarındaki büyük ve dünyasal şirketler sahip çıkmaktadırlar! Ki bu şirketler ya Amerikandır ya Fransız ya İngilizdir yada Rus… Kore’dir, Japonya’dır, falan!

MESELA Akdeniz’de en büyük kıyı şeridine sahip olan Türkiye uyurken, yamacındaki küçük Kıbrıs’ın Güney’indeki Rum Yönetimi, sadece Münhasır Ekonomik Bölgeler sahipliğine konmakla kalmadı… Üstelik o “Dünyasal” dediğimiz şirketler ve Doğu Akdeniz’deki ülkelerle de anlaşmalı işbirliğine giderek tutun ki (henüz ne kadar ekonomik değerleri olduğu pek de bilinmeyen) “hidrokarbon” yataklarına ulaştı!

ÖTE yandan işimize geldiğinde hâlâ geçerli saydığımız, işimize gelmediğinde “kadük oldu” dediğimiz “Kıbrıs Cumhuriyeti” vakta ki sözünü ettiğimiz o dünyasal şirketlerle “Hidrokarbon yataklarına” ulaştı; bu kez Kıbrıs Cumhuriyetine sığınarak sahneye biz de çıktık ki “elde edilecek enerjide payımız vardır” iddiamızla! Ve elan da bu iddiamızı sürdürmeye devam ediyoruz ki zannedersiniz “Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan’ın, Rum Yönetimiyle KKTC’i de anaforuna alacak “enerji savaşları” patlayacak!

OYSA henüz ortada ne gazın kokusu vardır ne petrolün adı! Sadece “Dünyasal şirketlerin” gövde gösterileri vardır.

Mesela “İtalyan Emi ve Güney Koreli Kogas… Fransız Total… ABD’li Nobel…

Türkiye de KKTC’e ait MEB’lerde “Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı” ile sondajlara başladı…

HA olayın siyasi yönü mü? Hepsi “siyasi!” Ne var ki Güney’in elde edeceği enerji için Türk tarafı olarak bizim de payımızın olduğu hatırlatılıp, “gelin ortak bir fon oluşturalım” teklifini yaptığımızda Anastasiadis “hayır olmaz” dedi!

Aslında her “hayırda” bir hayır olması gerekirken bu konu hayırsız çıktı!

SON durum mu? “AB’nin ve Amerika’nın “mülâhazası” şu: “Adada çözüm olursa elbet paylaşım da olur” diyorlar da olmayacağını bile bile tabi! Çünkü gelişmelerin içinde Türkiye var. Rum tarafı için olası çözüm “Kıbrıs’ın Türkiyesizleştirilmesi” stratejine dayanırken; ayni Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de sağlanacak “enerji ortaklığına” katmasını beklemek her halde safdillik olacaktır!

PEKİ sonuç? İnşallah diyoruz: İnşallah Doğu Akdeniz’de enerjiye yönelik sondajlar ve taraflar arasında sağlanması gereken “barışçı anlaşmalar” gibi Kıbrıs siyasi sorununu da çözüm yönünden olumlu etkileyecek “alternatifler” varken; tam aksine Türkiye ile Yunanistan’ı karşı karşıya getirecek bir arbede kopmaz!

 

**********

BAŞKANLIK SİSTEMİ” DÜŞÜNÜLMELİDİR

Yıllardır bazen her yıl, bazen bir buçuk yılda erken seçime gidiyoruz!

Bu erkenin de erkeni “erken seçimleri” çok olağan bir “bakış ve akılla” değerlendirmeye kalksak, kendimize “şaşmamız” gerekir ama sürece o kadar alıştık ki eğer Erhürman hükümeti bir buçuk yılı aşıp da hâlâ erken seçime gidilecek siyasi argümanları mesela istifa mekanizmasıyla çalıştırmamış olsaydı; bugün boş böğrümüzden beş defa çatlamış olacaktık!

Neyse ki Serdar Denktaş görevinin ve tecrübelerinin “politikacı kimliğini” konuşturarak önce Hükümetin canına okudu, sonra da “istifasına” neden olarak teamülün çalışmasına katkıda bulundu!

ŞİMDİ merakımız şudur: Acaba yeni bir hükümet mi kurulacak yoksa erken seçime mi gidilecek?

Sonuçta UBP yada bir ötesi parti, Erhürman hükümetinde olduğu gibi bir “dörtlü yada üçlü koalisyon” gibi mucize yaratamazsa, 15 günlük sürecin sonu yine erken seçim kararırıdır! Ve tabi erken seçimi hazırlayacak bir “geçici hükümet!

VE geldik asıl soruna:

Görülüyor ki “koalisyon Hükümetlerinden” kurtulmanın mümkün olmadığı bu “yönetim sistemiyle” hemen her yıl bu tip krizleri yaşamak zorunda kalacağız.

(Oysa çok iyi biliniyor: Ne siyasi ne sosyoekonomik yapımız, böylesi hükümet bunalımları yaşamamıza müsait değildir…)

ÖTE yandan: Ankara’nın para akışını durdurmasının sonuçta Hükümetin istifasına kadar varan nedenlerin en büyüğü olduğunu da kabul etmeliyiz! Yani konu salt ne Denktaş’ın arazisidir ne Özersay’ın (belki cumhurbaşkanlığı adaylığının yolunu açmak için kendince tertiplenmiş bir kumpasıdır!)

Sorun enten püften “Parlamenter Sistemin” adının cafcafına karşın artık bünyemize çok dar geldiği, çok sıktığı, dolayısıyla her hükümet oluşumunda şuradan buradan çatlayıp patlayarak yeni bir erken seçimi zorunlu hale getirmesidir! O zaman?

BAŞKANLIK Sistemine geçmeliyiz… (Ki olmaz ama) eğer çözüm olsa kendimizi böyle bir sistemin kapsamında bulacağımız hatta şimdiden “Türk Rum dönüşümlü Başkanlık sistemini” öne çıkararak tartışma konusu yaptığımızdan bellidir!

(Tabi “hayret) diyerek yazayım. “Her konuya çapımızı da aşan bir pervasızlıkla balıklama dalarken, nedense yıllardır onca laflama ve temennilere karşın  başta rahmetlik Denktaş da olmak üzere gelip giden liderlerimiz “Başkanlık Sistemini” hatta laf ola bile ağızlarına almak gereğini duymadılardı!

OYSA mal meydanda! Eskiden “ikisi” sonra “üçü” sonunda “dördü” bir araya gelmesine karşın,  en kabadayı “koalisyon hükümetinin” ömrü bir buçuk yılı geçmiyor!…

Yani Başkanlık Sistemini artık ciddi ciddi düşünmek gerekir…

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı