Geçtiğimiz hafta yani 1-7 Kasım Disleksi Farkındalık Haftası olarak çeşitli etkinliklerle kutlandı. Bu haftaya özel kısa bir hikâye:
Kasvetli ve soğuk bir Ankara günüydü. Hava kapalıydı ve insanın içine işleyen bir soğuk vardı. Ayşe ofisinde, her zamanki gibi simit ve çaydan oluşan kahvaltısını yapmış, internetten günlük haberlere göz atmış ve işine koyulmuştu. Dördüncü katın penceresinden aşağılara gözü daldı. Sabahın dokuz buçuğunda dükkânlar açılmış, esnaf dört elle işine sarılmış, insanlar doluşmaya başlamıştı bile. Çalan telefon sesiyle irkildi ve karşıdaki sesi neşeyle cevapladı: “Sana da günaydın canım arkadaşım, tamam on dakikaya yanındayım.” Arayan Suna’ydı. Ayşe ve Suna yıllardır aynı işyerinde çalışıyorlardı ama özellikle son bir yıldır yakınlaşmışlardı. Ortak bir konu onları bir araya getirmişti; Disleksi çocuk annesi olmak…
Ayşe kırk yaşlarında, ufak tefek, heyecanlı ve alıngan bir tipti. Suna ise ellili yaşlarında daha uzun boylu, sakin sessiz ve alınganlıktan uzak, soğukkanlı bir kadındı. Belki karakterlerin farklılığı da, bu geç yakınlaşmada etkili olmuştu ama bu iki kadının yakınlaşması bir kader kesişmesi ile oldu. Disleksi bir oğlu olan Ayşe, Suna’nın da aynı yaşlarda disleksi bir kızının olduğunu öğrenmesiyle sıcak bir dostluğun temelleri atılmıştı. Suna, araştırmacı ve paylaşımcı tavrıyla, oğlunun sorunları içinde kaybolmuş Ayşe’nin, hem yakın bir arkadaşı hem de yol göstericisi olmuştu.
Peki, nedir bu Disleksi? Bireylerin normal ya da üstün zekâlı olmasına rağmen okuma, yazma ve konuşma becerilerinde problemler yaşamasına sebep olan özel öğrenim bozukluğudur. Aynı zamanda özel öğrenme güçlüğü olarak bilinen disleksi, kişilerin ilkokul çağlarında daha belirgin halde karşılaştıkları bir problemdir. Çoğunlukla davranışlarda da kişiden kişiye değişen bir takım bozukluklar görülür; okulda isteksizdir, evde ders çalışmaya itiraz eder, dikkatini toplamakta güçlük çeker, arkadaş ilişkilerinde zorlanır ve uyması gereken kurallara direnir. Toplumda en büyük sıkıntı, tanı konmasıdır, çünkü aileler işbirlikçi olmadıkça, bu çocuklar, özel eğitim desteğinden mahrum edilir ve yaşadıkları sorunlarla bir başlarına kalırlar.
Ayşe, disleksi tanısı konulan oğluyla nasıl bir yolda ilerleyeceğini, kuralları, yasaları, hangi kurumların nasıl sorumluluklarını olduğunu Suna’dan öğrenmişti. Tanı konulduğu ilk yıllarda, çocukla ve yasal işlemlerin takibi konusunda hep eşi ilgilenmişti. Ayşe’nin durumu özümsemesi ve disleksi bir çocuğun ebeveyni olmanın hakkını vermesi Suna ile başlamıştı. Artık “R.A.M(Rehberlik Araştırma Merkezi)-Özel Eğitim-Psikiyatrist-Okul Yönetimi ve Rehberlik” zincirinde bilinçli bir anne olarak yerini almıştı. “Her daim oğlunun yanında olmalısın; okulda, veli toplantılarında, rehber öğretmenle görüşmelerde, R.A.M randevularında, psikiyatristle görüşmelerde, bir anne olarak yanında olmalısın, bu işler sadece babayla olmaz.” demişti Suna. Ayşe artık bu meşakkatli yolda yürümeyi öğrenmişti; tökezleyip düştüğünde, dibe vurduğunda, nasıl doğrulması gerektiğini, nasıl dimdik durması gerektiğini artık biliyordu ve en önemlisi eskisi kadar alıngan ve kırılgan da değildi, güçlüydü.
Suna masasından kalktı ve Ayşe’ye sarıldı: “Nasılsın? Nasıl geçti Cuma günkü veli toplantısı?” dedi, bir yandan kahveleri hazırlarken. Ayşe hüzünle karışık tebessüm etti: “Derslerde bazen sınıfa girmek istemiyormuş, teneffüs saatlerinde hep yalnız kalıyormuş, kaynaşmıyormuş diğer çocuklarla” dedi. “Bizimki de tam tersi, kaynaşmak istiyor ama diğerleri aralarına almıyormuşlar, takılma sen de, o yaşlarda çocuklar acımasız olurlar, zamanla bunlar düzelir” dedi Suna gülerek. İki kadın çocuklarından sohbet ederek kahvelerini içtiler. “Ben emekli oluyorum, kararımı verdim” dedi Suna. Bu konuyu daha önce konuşmuşlardı ama bu kesin söylem karşısında Ayşe bir an duraksadı, yüzü asıldı “Seni çok özleyeceğim” dedi hüzünle. “Alt tarafı emekli oluyorum arkadaşım ne bu surat, yine birlikteyiz hep merak etme, hem bundan sonra bayrak sende unutma” dedi gülerek Suna.
Zaman geçmiş Suna emekli olmuş, Ayşe ise ev ve iş arasında, rutin hayatın döngüsünde güçlü bir kadın olarak koşuşturmaya devam ediyordu. O güçlü, bilinçli ve sevgi dolu bir kadın, bir anneydi. Suna’nın rolünü o da başka insanlara karşı üstlenmişti; deneyimlerini, yaşanan sıkıntıları, süreçleri, şimdi kendisi paylaşıyordu diğer özel çocukların aileleriyle. Bu engebeli yolda sessiz sedasız yürümek yerine, aynı durumda olan diğer ebeveynlerle birlikte, kâh gülerek, kâh hüzünlenerek ama paylaşarak ilerlemek, aşılacak yolları kısaltıyor, zorlukları azaltıyordu adeta. Her çocuk özeldir ama disleksi çocuklar tıpkı “Çirkin Ördek Yavrusu” hikâyesindeki gibi sevgiyle ve ilgiyle, sabırla doğru bir eğitim planıyla bir gün mutlaka güzeller güzeli bir kuğuya dönüşebiliyordu. Farklılıkları onları asla eksik yapmaz. Farklılık, farkındalık ve sevgi. Bu üç kavramı harmanlayarak, emeğimize katmamız lazım. Sevgi çokça katılmalı karışıma; ne kadar çok sevgi katarsak sonuç o kadar başarılı olur. Ayşe derin düşüncelerinden gülümseyerek sıyrıldı ve mırıldandı “Ah be Suna arkadaşım! Ne kadar çok şeyin farkında olmamı sağladın sen.”
Uzun yıllar geçmişti, Ayşe ve Suna hiç kopmamışlar, sık görüşemeseler de, dostlukları daha da güçlenerek sürmüştü. Güzel bir sonbahar sabahında, bir kafenin terasında kahvaltı için buluşmuşlardı. Çocuklar büyümüş, üniversite sınavına girmiş, ikisi de bir bölüm kazanmıştı. Suna, Ayşe’yi sevgiyle kucakladı: “Ne mutlu bize, bak, ikisi de üniversiteli olmuşlar. Hep söylemiştim; profesyonel destek, zaman, sabır ve sevgi” dedi. “Arkadaşım, biz çok özel anneleriz değil mi? Özel çocukların özel anneleri” dedi Ayşe gözleri dolu dolu. Aslında iki kadın da çok yorgundu ama değmişti buna ve şimdi mutlulukla gülümsüyorlardı. Terasta oturmuşlar kahvelerini yudumlarken yine koyu sohbetlere dalmışlardı. İki kadın, iki özel anne…
Unutmayalım ki disleksi zihinsel bir gerilik değildir ve bu çocuklar doğru bir eğitim planıyla çok güzel işler başarabilir. Farkındalık mutlu sona giden ilk adımdır.
































