Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

Dipkarpaz’a Sil Baştan Yapmak Gerek !

Öntaç Düzgün
Öntaç Düzgün

Aradan geçen 43 yıldan sonra Dipkarpaz’ın şimdi de  KKTC ile olan ilişkileri sorgulanıyor. Oraları “iade” edilecek topraklar arasında mı olacak yoksa “federal” alanların bir parçasına mı dönüşecek diye tartışılırken Dipkarpazlılar Lefkoşa ile olan ilişkilerini sorguluyorlar. Oralarda 43 yıldır uygulanan rejim artık kimseyi tatmin edemiyor. İlişkiler duygusal bir kopuşa doğru evriliyor.

Kasabalı bazı girişimcilerin yıllar önce koruma altına alınmış yasak bölgelerde inşa ettirdikleri konaklama tesisleri, mahkeme kararı ile yıkılmış. Gerilim, tartışma, itişme kakışma, tutuklama hatta hapislikle sonuçlanan vukuatlar. Tesisleri yıkıma uğrayan yatırımcı ağlamaklı konuşuyor ve soruyor: “Yaptığımız yatırıma 20 yıldır göz yumanların, her yıl kira sözleşmesi yapanların, vergi alanların, işletme ve çalışma izni verenlerin hiç mi suçu yok?. Bu aşamadan sonra biz artık ne iş yapabiliriz? Bu insanlar nerede çalışabilirler?”

Belediye başkanı toparlayabildiği kadar kasabalıları bir araya getirip Lefkoşa’ya, politikanın merkezindekilere baskı yapmaya çalışıyor. “KKTC’nin hiçbir kurumunun bu kasaba ile hiçbir ilişiği yok. Terk edilmiş durumdayız. Biz bu toprakların insanları değil miyiz?”  Başkan Kuzey Kıbrıs yönetimlerinin 43 yıllık Dipkarpaz politikalarını sorguluyor. Başkan, belki de yaşamının tümünü geçirdiği bu kasabanın hikayesini aslında herkesten fazla biliyor. Ama kıstırılmışlık ve çaresizlik ona her şeyi söylettiriyor.

 

Dipkarpaz’dan Geçenler Başını Çevirip Bakmıyor

Dipkarpaz gerçekten artık hiç kimse için hiçbir şey ifade etmiyor. Köyde doğal ortamda, olanakları kısıtlı birkaç küçük konaklama evinde birkaç gün geçirmek ümidiyle gelenler, hiç de sağa sola bakmadan doğrudan konaklayacakları yerlere gidiyorlar. Yörenin enfes denizine giriyorlar, etrafta geziniyorlar belki Ayfilon’da balık yiyorlar ve sessizce kasabayı terk edip geldikleri yerlere dönüyorlar. Kasabalılar, oradaki yaşam bir anda görünmez oluyor. Kısa süreli bir “hiçlik” durumu yaşanıyor.

Olası Rum konuklar için de durum hiç farklı değil. En az 200 kilometre yol aşıp Apostolos Andreas Manastırı’na gitmek için kasabaya gelenler, kahve molası için bile köy meydanında konaklamayı tercih etmiyorlar. Dipkarpaz onlar için de yok hükmünde. Kötü anıların yaşandığı ya da kötü şeylerin olabileceği bir mekan olarak bakıyorlar Dipkarpaz’a. Orada halen 300 civarında Rum yaşıyor olmasına rağmen.

 

Dipkarpaz Hesaplaşmanın Mekanı Oldu

Dipkarpaz’ı KKTC’nin diğer yerleşim yerlerinden ayrıştıran özelliği sadece merkeze göre en uzak yer olması değil. Dipkarpaz ayni zamanda Rum resmi siyaseti ile bilek güreşi yapılan bir alan. Yönetimi çoğu zaman KKTC’nin seçilmiş yöneticileri üzerinden değil, daha farklı güç odaklarının etkili olduğu, özel politikalar uygulanmış bir bölge.

Yıl 2008.. Türkiye’nin kariyerli üniversitelerinden İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) KKTC’deki yükseköğrenim rekabetine katılarak Kıbrıs’ta kampus açma kararı vermiş. Açmayı planladıkları fakültelerden birisi de denizcilik fakültesi ve bu yatırımı Karpaz’da yapmayı öngörüyorlar. O dönem yürüttüğüm kamu görevi gereği TC Büyükelçisi benden İTÜ’lü hocalarla bölgeye yapacağı geziye eşlik etmemi istiyor. Büyükelçi, İTÜ Rektörü, Mimarlık Fakültesi Dekanı ve bazı görevliler bir minibüse doluşup Karpaz’a gidiyoruz. Bu ziyaret için o dönemde tuttuğum notlarda şunları yazmışım:

Heyete İstanbul’dan gelip katılanlar özellikle Dipkarpaz Kasabası’ndan çok etkilendiler. Köyün konumlandığı alandan, çok eski ve halen bir kimliğe sahip yapıların fazlalığından, yörenin yerlileri Rumlarla sonradan Türkiye’den gelen insanların birlikte yaşıyor olmalarından ve nihayet köy meydanında tarihi bir kilise ile sonradan yapılmış caminin yan yana olmasından oldukça etkilendiler. Mimarlık Fakültesi Dekanı dini, tarihi ve mimari yapısı ile köy meydanının “eşsiz” güzellikte olduğunu, Orta İtalya’da rastlanabilecek bu karakterdeki kasabaların turizme çok şey katabileceğini söyleyip durdu.

Dipkarpaz Belediye Başkanı’nın da katıldığı öğlen yemeği Ay Filon’da alındı. Heyet restorandan izlenebilen eşsiz güzellikteki çevreyi ve hemen yakınında güçlü bir hikayeye sahip tarihi Roma kilise kalıntılarını seyre dalmışken, belediye başkanı hazır büyükelçiyi köyde bulmanın fırsatı ile sorunlarını peş peşe sıralamaya başladı. İşsizlikten, yatırımsızlıktan ve unutulmuşluktan bahsetti. Büyükelçi, pansiyon turizmi için verilen katkıları hatırlattı ilgilerinin kesilmediğini söyledi. Başkan, büyükelçiden yeni bir vaat alamayacağını anlayınca “ Manastır’a giden yola bir barikat kurup her gelen Rum’dan bir Avro alsak ihya oluruz” deyiverdi. Büyükelçi, böyle bir fikre ortak olmak istememiş olmalı ki hiçbir karşılık vermedi. Konu ilerleyemedi.

Yemek sonrası hep beraber köy meydanına gidildi. Minibüs, Atatürk heykelinin de bulunduğu park yerinde durdu. Mimarlık Fakültesi Dekanı, Belediye Başkanı’na “Sayın Başkan siz bu meydanı düzenlerken nelere dikkat edersiniz?” diye bir soru sordu. Başkan, profesör bir mimarın tehlikeli bir soru sorduğunu hemen fark etti ve kaçamak bir cevap verdi. Profesör, Başkan’ı yanına çekerek ve eli ile ileriyi işaret ederek “ başkan bak bakalım orada ne görüyorsun?” diye üsteledi. Profesörün işaret ettiği yer çok eskiden yapılmış olduğu belli olan ancak iyi durumdaki köyün kilisesi idi. Cevap almayı beklemeden “ bak başkan orası kıymetli bir kilise, arkasında da bir cami var. Caminin mimarisi çok kötü olsa bile yan yana duruyorlar. Siz bu görünümü satabilirsiniz… Peki bu heykelin burada işi ne?” Orada ne işi olduğunu sorduğu heykel hemen dibimizdeki beş-on metre yükseklikteki kaide üzerinde atlı Atatürk heykeli idi. Atatürk’ün elindeki kılıç kiliseyi gösteriyordu. Belediye başkanı çıkmaza girdi ve Büyükelçi’ye dönerek yardım ister gibi baktı. Büyükelçi “bana sorma bu işi en iyi hocalar bilir” diyerek başkanı ortada bıraktı. Başkan çaresiz “arkadaşlar istedi” gibi bir cümle kurarak durumu askerlere pas etmeye çalıştı. Ancak profesör işin peşini bırakmaya niyetli görünmüyordu. Devam etti: “Siz Apostolos Andreas Manastırı’nı görmeye veya köydeki eski anılarını yaşamaya gelenlerden birer Avro almayı hesaplayacağınıza bu insanlara sizin daha da geliştireceğiniz  kültür ve medeniyeti sunarak daha çok para kazanabilirsiniz” dedi.

İTÜ Mimarlık Fakültesi gibi iyi kariyere sahip bir okulun dekanı, yaptığı telkinlerle Belediye Başkanı’na bir gerçeği anlatmaya çalışıyordu. Dipkarpaz Bölgesi, geçmişi Hazreti İsa’ya kadar uzanan binlerce yıllık tarihsel bir mirasa sahiptir. Bölgenin uluslararsı düzeyde kabul görmüş dini ve tarihi pek çok hikayesi vardır. Mimari ve kültürel mirası çok zengindir. Bu yöre 40 yıla yakın bir süredir Türklerin kontrolünde olsa bile, değerinden hiçbir şey kaybetmemiş ve uluslararası turizm için altın değerindedir. Bunun kıymetini bilin ve geçmişine saygılı olun.”   

Belediye Başkanı, hocanın yaptığı tavsiyelerin hiç birisine kulak asmadı. Ağustos 2010’da, “milli parka giriş ücreti” adı altında manastıra gitmek isteyenlerden para istenmeye başlandı. KKTC plakalı araçlarla gelenlerden kişi başına 1 TL, diğerlerinden 1 Euro olmak üzere bir yıl süre ile haraç toplandı. Bu uygulamanın hem Güney’de, hem de Kuzey’de tepki toplaması üzerine Ağustos 2011para talebine son verilmek zorunda kalındı.

Dipkarpaz’ın, gerek KKTC’nin merkezine olan uzaklığı, gerekse kamu olanaklarından yeteri kadar yararlanamayacağı kanaati, kasabanın geleceği üzerinde söz sahibi olanları yeni arayışlara itti. Daha güvenli bir gelecek için “ paranın kaynağı Anavatan Türkiye”nin kurumları ile doğrudan ilişkiye geçme yolu izlendi. Bunun için dönemine göre kah askeri makamlarla kah TC. Yardım Heyeti ile karşılıklı memnuniyete dayalı işler yapıldı. Kasabaya hem milliyetçi hem de muhafazakar bir kimlik oluşturacak semboller yerleştirmeye başlandı. Bir çocuk parkına “Polat Paşa Aile Gazinosu” Kasabanın ortaokuluna “Recep Tayyip Erdoğan Ortaokulu” Dipkarpaz’dan manastıra giden yola “Profesör Dr. Necmettin Erbakan Bulvarı” ve nihayet Apostolos Andreas Manastırı Meydanı’na ise “Bülent Ecevit Meydanı” isimleri verildi. Değişik noktalara devasa Türk bayrakları konduruldu. Bu uygulamalar aslında bölgeye gelen Rumlara bir meydan okuma olarak algılandı “Biz sizin kutsal saydıklarınızı istediğimiz zaman elleyebiliriz, istersek sizin deyiminizle “işgalcilerinizin” isimlerini manastırınızın karşısına bile dikeriz.”

Dipkarpaz’da Rumlarla hesaplaşma politikası aslında bu yapılanlarla sınırlı değil. Bölgede, 3’ncü Viyana Anlaşması  kurallarına aykırı olma pahasına sayısız hak ihlali yapıldı. Homojen bir nüfus ve kültür yaratma sevdası ile, güvenli yaşam, mülkiyet, eğitim, sağlık, seyahat özgürlüğü ve özgürce haberleşme hakları ihlal edilerek Türkiye aleyhine Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları alınmasına neden olundu. Bu uygulamalarla bölgede yaşayan Rum nüfus 1975 yılında 10 bin kişiye düşerken, günümüzde yaklaşık 350 kişiye kadar indi. Bölgeden ayrılmamakta ısrar edenler zorlandı, ayrılanların mülklerine hemen el konarak göçmenlere dağıtıldı. Bu sonuçlar kuşkusuzdur ki Rumlar açısından “kurumsal hafıza”ya dönüştü. Dipkarpaz, geçmişte “kötü anıların” yaşandığı ve olağanlaşamamış bir kasaba olarak halen Rumların davranışlarında olumsuz bir yer tutuyor. *

Dipkarpaz’ın nüfusunu homojenleştirme politikası sadece Rumlarla sınırlı kalmadı. Türkiye’de değişen politik atmosfere paralel olarak Türkiye’den aktarılan/gelen nüfus arasında da ayrımcılıklar yaşandı. Kasabada yaşayanların etnik kökenine veya geldiği bölgeye göre ayrımcılık yapıldı. Uzun yıllar çok sıkı bir şekilde Kürt karşıtı uygulamalar oldu. Resmi politikaya uyum göstermeyenlere karşı “PKK elemanları aranıyor” gerekçesi ile köy muhasara altına alınıp bazı evlere baskınlar düzenlendi. Hatta bu baskınların birisinde 8 yaşında bir kız çocuğu evinde kazaen ateşli silahla vurularak yaralandı. Resmi makamların, kasabada yaşayanların bir bölümüne karşı gösterdikleri hassasiyet, köyde gerginliklere, ihbarcılığa ve huzursuzluklara yol açtı, köyde bölünmeler oldu.

Dipkarpaz şimdi tekrar en başa döndü. Hangi kökenden ve kültürden gelmişlerse gelsinler barış içinde bir arada yaşamayı öğrenemeden, bölgenin en büyük zenginliği olan kültürel mirasa sahip çıkmadan ve eşsiz çevre ve doğa olanaklarını harmanlayıp yeni bir ekonomik model yaratmadan refah yönünde bir adım dahi atmaları olası görülmüyor. Yöre insanlarının kısıtlı olanaklarını bir araya getirip ortak iş yapma bilincini geliştirme, yöresel projeler üretme, KKTC sivil toplumunun desteğini alarak ilerleme sağlama görevi en başta Dipkarpaz yerel yönetimindedir. Çözüm örgütlenme ve yaratıcılıktadır.