Poli

Din ve Diyanette Türkiye’nin İzinde Gidiyoruz






Şimdi herkesin aklı Kıbrıs görüşmelerinin sürdüğü İsviçre’nin küçük sayfiye kasabası Crans Montana’da kaldı ya, bu arada Cumhuriyet Meclisi’nden geçen fakat Cumhurbaşkanı tarafından geriye iade edilen bir yasa dikkatlerden kaçtı. 12 Haziran’da meclisten oy çokluğu ile geçen Din İşleri Dairesi değişiklik yasası 22 Haziran’da Cumhurbaşkanı’nın “şerh” koyduğu ve yeniden görüşülmesini istediği bazı maddeler nedeni geri meclise iade edildi.

Yasa, hem teknik hem de içerik olarak tartışmalı. Bu nedenle hem KKTC Başsavcılığı’ndan hem de Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrı ayrı itirazlar var.

Cumhurbaşkanı’nın görüş sorduğu savcılık, yasanın aynen onaylanması halinde yazılımının farklı yorumlara yol açabileceği yönünde uyarılar yaparken, Cumhurbaşkanı; Anayasanın dini özgürlükler ile din ve devlet ilişkilerini düzenleyen 23’ncü maddesine atıfta bulunarak itirazda bulundu.

“Yasa, Anayasa ve Avrupa Sözleşmesi’ne karşı”

KKTC’de dini hayatı bir özgürlük alanı olarak nitelendiren anayasa, bu konuda oldukça açık ifadelere yer vermiş. Anayasa’nın 23’ncü maddesi önce “herkesin vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlüğüne sahip olduğunu; yasalara uygun ibadetten alıkonulamayacağını ya da ibadete zorlanamayacağını” ifade etmiş ardından “kimsenin devletin sosyal, ekonomik, siyasal veya temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandıramayacağını” güvence altına almıştır.

Ancak cumhurbaşkanı, 12 Haziran 2017 tarihinde Cumhuriyet Meclisi’nde oy çokluğu ile geçen değişiklik yasasının Anayasa’nın bu niteliği ile çeliştiğini ve toplum içinde tartışmalara neden olabileceğinden kuşku duyuyor. Dairenin yeniden düzenlenen yeni yasasının anayasaya aykırılık dışında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına da aykırı olduğunu ileri sürüyor. Bunun için Alevi bir Türk yurttaşının AİHM’de Türkiye aleyhine açtığı ve kazandığı davanın kararını işaret ediyor:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 26 Nisan 2016’da açıkladığı İzzettin Doğan Kararı bu açıdan yakın ve önemli bir karardır. Mahkeme bu konuda ‘bölünmüş bir dini topluluğun tek liderinin lehine olan veya topluluğu kendi iradesi dışında birleşmiş bir liderlik altına girmeye zorlamak amacıyla yapılan bir devlet eyleminin din özgürlüğüne bir müdahale teşkil edeceğini’ saptamıştır.”Öntaç Düzgün

“Yasa, KKTC’deki Farklı İnançları Yok Sayıyor”

Değişiklik Yasasında tek yönlü düzenlemelerin yoğun olduğunu, KKTC’de diğer din ve inanç kümeleriyle ilgili düzenlemelere yer verilmediğinin görüldüğünü belirten cumhurbaşkanı, konu ile ilgili tespitlerini şöyle ifade ediyor:

Yasanın diğer din ve inanç gruplarına ilişkin herhangi bir ihtisas, kadro ve açılım öngörmemesine karşın Din İşleri Dairesi’nin bunlara ilişkin bir ‘izin’ mercii olarak konumlandırılması ayrıca dikkat çekmektedir.  Değişiklik yasasının, mevcut yasanın 13’üncü maddesini değiştiren 11’inci maddesinde ‘Dairenin yazılı izni olmaksızın hiçbir kişinin, hiçbir cami veya mabette öğütmenlik (vaizlik) yapamayacağı’ belirtilmekte ve bu iznin ‘dairenin uygun göreceği koşullara bağlı olmak üzere verileceği’ ifade edilmektedir. Aynı madde mabedi ‘dini gereklerin yerine getirildiği ibadethane’ olarak tanımlamaktadır. Genel olarak Anayasanın teminat altına aldığı ibadet özgürlüğünün, hiçbir nesnel ölçüte değil de ‘dairenin uygun gördüğü koşullara bağlı’ bir izin sürecine tabi kılınması yanında, özel olarak yasanın haklarında açılım getirmediği din ve inanç gruplarını da izne bağlaması tartışmaları beraberinde getirecektir”

“Din İşleri Dairesi’ne Mali Özgürlük Tanınıyor”

Din İşleri Dairesi’nin değişiklik yasasına yönelik eleştiriler sadece özgürlükleri sınırlayıcı ve tahakkümcü niteliği ile sınırlı değil. Yasa ile Din İşleri Dairesi’ne hiçbir bakanlık veya daireye tanınmayan mali ve ekonomik özgürlük tanındığı için de eleştiriliyor..

Buna göre, yurt içi veya yurt dışından daireye yapılacak olan parasal katkıların Din İşleri Dairesi bütçesine aktarılması planlanıyor. Oysa ayni meclis, üstelik bu yıl gerçekleştirdiği bir değişiklikle Eski Eserler Dairesi’nin müze ziyaretlerinden elde ettiği gelirleri kendine ait fonda tutmasına ve eski eserlerin bakım ve onarımında kullanmasına olanak veren yasa maddesini değiştirerek gelirlerin genel bütçeye aktarılması zorunluluğunu getirmişti. Din İşleri Dairesi’ne tanınmak istenen bu ayrıcalığın, özellikle yurt dışı İslami fonların akıtacakları mali kaynaklarla KKTC’deki dini yaşamı etkileyip kontrol altına almalarından endişe duyuluyor. Yaklaşık son 10 yıldan beridir yeni dini mekanlar inşa edilmesi için para ve dini hizmetlerin yürütülmesi için önemli sayıda kadro aktarımı yapan Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Din İşleri Dairesi üzerindeki belirleyici etkisi dikkat çekici.

Din Görevlisi Sayısı 346’ya Çıkıyor  

Yasanın hazırlanmasında özel olarak çalıştığını ve katkı yaptığını açıklayan UBP Genel Sekreteri Dursun Oğuz, yasanın amacının modern anlamda teşkilat yapısının hazırlanması ve şu andaki çalışanların kadrolanmasıyla ilgili olduğunu açıkladı. Dursun Oğuz, Din İşleri Dairesi’ne bağlı istihdam edilen 230’a yakın çalışanın  olduğunu ancak bunlardan sadece 15’inin kadrolu olduğunu ve Türkiye’den gelen 120 din adamı bulunduğunu açıkladı. Yasa değişikliğini sendikal gerekçelere dayandıran Oğuz şunları söyledi: “Kıbrıslı din adamı sayısı daha az. Bu yasayla sayısı artan ilahiyat mezunu gençlerimizin din işlerinde yer almasını istiyoruz. Bunu yaparken diğer çalışanların da kazanılmış haklarını korumak istiyoruz.”

Meclisten geçen ancak yeniden görüşülmek üzere cumhurbaşkanı tarafından iade edilen değişiklik yasasına göre Din İşleri Dairesi’nin 6 ilçede ilçe müftülükleri olacak. Merkez örgütü ise, yeni oluşturulacak birimlerle güçlendirilecek ve kadrolu personel sayısı ise 346’ya çıkarılacak.

Bu rakam güvenlik kurumları hariç en çok personele sahip devlet kurumlarından BRT, İlk ve Orta Öğrenim Daireleri ile Yataklı Tedavi Kurumları Dairesi personel sayısı ile rekabet edebilecek düzeyde. Üstelik yasanın onaylanması halinde Türkiye’den görevlendirilen 120 din görevlisinin geriye dönüp dönmeyecekleri veya bu kadro sayısına rağmen “geçici işçi-memur” istihdamının son bulup bulmayacağı  henüz belirsiz.

Din İşleri Dairesi’nin Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’na öykünerek kurgulanması da kimi laik çevrelerde endişe konusu oluyor. Çünkü Diyanet’in Türkiye’de üstlendiği muhafazakar rol ve halihazırda Türkiye’nin personel ve bütçe olanakları bakımından en büyük kamu kuruluşlarından birisi olması, benzerinin KKTC’de de deneneceği endişelerini yaratıyor.

Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın  2017 yılı bütçesi yaklaşık 6,8 milyar TL. Bu rakam yaklaşık 5 milyar TL olan KKTC bütçesi ile karşılaştırıldığında büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor. Bu arada kurum sayıları 120 bine dayanmış ve kamudan ödenekli personele sahip. Diğer bir ilginç gösterge ise Diyanet’e 2002 yılından itibaren düzenli olarak her yıl 5 bin yeni personel alınmış olması. Kurum, İslamın Sünni inancı dışında diğer inanç gruplarına ve İslam olmayan diğer inanç gruplarına hizmet vermiyor.

Cumhuriyet Meclisi’nden oy çokluğu ile geçen fakat Cumhurbaşkanlığı tarafından yeniden görüşülmek üzere geriye iade edilen Din İşleri Dairesi (değişiklik) Yasası’na yönelik, aralarında siyasi partiler, sendikalar ve kültürel derneklerin de bulunduğu 12 örgütten oluşan muhalif grup yasanın geçirilmemesinde ısrarlı. Muhalif grup yayınladıkları ortak bildiri ile tavırlarının gerekçesini şöyle açıklıyor;

Laiklik ilkesine aykırı bir şekilde sadece Sünni İslam’a önem veren,dışarıdan gelen din görevlilerini ülkemizin maaşlı memuru haline getiren , Din İşleri Dairesi’ne bir bakanlığınkine eşdeğer yetkiler ve mali özerklik veren bu yasaya karşı çıkmak verilen varoluş mücadelesinin bir parçasıdır. Bugün eğitim, sağlık, sığınma evi, sosyal hizmetler, çalışma yaşamı gibi alanlardaki eksikliklere rağmen din işleri personelinin 346’ya çıkarılması kabul edilir değildir.”

Yasa ve yasa ile yapılmak istenenler hakkında görüştüğümüz bir örgüt temsilcisi önerilenlerin dinin ruhuna da aykırı olduğunu söylüyor; “İslam’ın Sünni inançlarına sahip çevrelerin bu inancı neden devletin dini gibi göstermeye çalıştıklarını, devletin atadığı memurları neden “dini lider” olarak görmek istediklerini henüz anlamış değilim. Devlet üzerinden örgütlenen din mutlaka özünün doğallığını kaybeder ve birilerinin kontrolüne girer.







Başa dön tuşu