Demir Akıncılar’da - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Cumartesi, Nisan 13, 2024
Köşe Yazarları

Demir Akıncılar’da

Bekir Azgın

Lurucina/Akıncılar köyü ve yöresinde “Demir” olarak bilinen Selahattin Özgün “Ne Mutlu Bana” adlı kitabında anılarını toplamıştır. Kıbrıs’ta üç yıl kalan Demir, vaktinin çoğunu “Akıncılar komutanı” olarak geçirmiştir.

Herkesin okur-yazar olduğunu Lefkoşa’da da görmüş olmalı ama onu normal karşılamış olmalı. Bu durumun aynısını köyde de görünce şaşkınlığını gizleyemez. “İlk olarak ele aldığım askeri güç azimle, gece gündüz demeden eğitimle hedefe ulaştı. Tahsilsiz insan yoktu; en büyük avantajım buydu.” (s. 43)


O günlerde etraftaki köylerdeki Türklerin yığıldığı Lurucina’da 5-6 bin insan yaşıyordu ve tümünün kaderi komutanın ellerindeydi. Savcı da oydu, yargıç da. “Karakolun görevi suçluları toplamak, ifadelerini almak, dosyalarını hazırlamaktı. Ben de hafta[da] bir karakola uğruyordum. O gün, davalı ve davacıları orada bulundururlardı. Davaları tek tek ele alıp neticelendirirdim. Oraların hâkimi, savcısı bendim.” (ss. 43-44)

“Tek Adam” olma özelliğini kullanarak köye kalıcı eserler de yaptı. Bunlar arasında en dikkati çeken üç eser şunlardı:

Göçmen Evleri: Etraf köylerden gelen insanlar, ya akrabalarının yanında kalıyorlardı veya derme çatma evlerde, artık kullanılmayan ahırlarda veya samanlıklarda barınıyorlardı. “Her takıma on bin kerpiç dökümü verdim. Takımlar gece gündüz demeden, gayretle döküme başladılar. Kısa zamanda bölgedeki bütün ustaları topladım ve inşaata başladık. Allah’ın yardımıyla hiçbir maddiyat beklemeden çalışan bu fedakâr ustalar ve halkımızın azimli gayreti beni çok duygulandırdı. Civar köylerden göç eden ve perişan bir halde olan vatandaşlarımızı huzura kavuşturmak için birlik ruhu her millete nasip olmaz. …Kısa zamanda yirmi beş aileyi barındıracak evleri bitirdik.” (s.46)

Hastane Binası: “Artık tek eksiğimiz hastaneydi. Onun için de mühendislere halkın ihtiyacını karşılayacak şekilde bir hastane planı yaptırdım. Uygun bir yer bulup oraya da hoş görünümlü hastane yaptırdım, reviri de oraya taşıttım. Her hafta gelen doktorlar hastalarını orada muayene etmeye başladı. Gerek görülen hastalar oraya yatırıldı ve bu sayede ilaçlarını muntazam almaya başladılar.” (s. 47)

Mücahitler Parkı: “Dinlenmemiz için güzel bir parka ihtiyacımız vardı. Onu da köy meydanına kurmaya karar verdik. Oldukça geniş bir araziydi. Gerekli düzenlemeleri yapıp etrafına duvar ördük. Giriş kapısını ve kamelyasını, ortasına da bir havuz yaptık. Muhtelif yerlerini yeşillendirdik. Her masaya bir şemsiye yerleştirdik. Çocuklar için oyun parkı yapıp içini oyuncaklarla doldurduk. Parkın her tarafını renkli ışıklarla donattık. Güzel bir büfe yapıp parka gelecek insanların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde donattık. Giyimli, görevli garsonlar yerleştirdik.” (s.45) Bildiğim kadarıyla bu park, epey zaman düğünlerde kullanılmıştı.

Bir ast subay olarak komutan acemi erleri eğitmek üzerine uzmanlaşmıştı. Akıncılar’daki köylülere de acemi er muamelesi yapmış olması nedeniyle olsa gerek, ayrıldıktan sonra, pek hayırla anılmamıştı. 40’lı, 50’li yaşlardaki göbekli adamlara alçak sürünme yaptırarak onlara bayağı eziyet ediyordu.

Ancak kendisi yaptıklarından memnundu. “İlk iş olarak köyde eli silah tutan on yedi yaş üstü, sağlıklı herkesi mücahit olarak yazdırdım. Daha sonra …askeri teşkilatı kurdum. …Bir eğitim sahası kurduk; futbol sahasının olduğu yer en müsait alandı. İlk iş, mücahitleri kuşandırıp askeri kıyafet ve teçhizata kavuşturdum. Daha sonra başladık askeri bilgileri öğretmeye. Kendilerine olan güvenlerini artırmak için çalışıyorduk. Köyü çeviren tepelerin komutanları, her gün mücahitleri askeri bilgilerle donatıyordu. Her tepede bir takım askerimiz vardı. Ast-üst münasebetleri başlamıştı; herkes rütbesini biliyor, yetkilerini ona göre kullanıyordu. Emir alıp harfiyen uygulamak onları mutlu ediyordu.” (s. 41)

Benim bildiğim kadarıyla köylüler bu askeri nizam ve intizamı hiç beğenmemişlerdi. Üstüne üstlük, kahvehanelerin yasaklanmasına çok öfkelenmişlerdi. “Köyde üç-beş tane köy kahvesi vardı. Sabahtan mesai bitimine kadar gitmek yasaktı. Herkes bir disiplin dahilinde çalışıyordu; kimi tarlada, kimi işyerinde, kimi eğitimde. Hülasa işsiz, boş insan yoktu.” (s.45)

“İki binden fazla eğitimli, disiplinli, silah kullanabilen askerimiz olmuştu. Artık etrafımızdaki Rum köyleri bizden çekiniyor, Akıncılar’daki bu askeri birliğin Türk askeri olduğuna inanıyordu.” (s. 43)

“Mücahitlerimiz silah, savunma ve disiplin eğitimlerini başarıyla tamamlayınca taarruz eğitimlerine başladık. Elimizde yeteri kadar olmayan silahların mürettebatını yetiştirdim. Zira herhangi bir savaş anında bu silahların havadan atılacağını söyledim kendilerine. Taarruz eğitimi bitince bir taarruz tatbikatına hazırlandık.” (s.43)

İlginçtir, Türkiyeli komutanların galiba hepsi de bu havadan gelecek olan yardıma inanmışlardı. 20 Temmuz 1974 sabah saatlerinde Limya’nın karşısında olan benim takıma havan topu ve mermileri getirildi ve 5-6 yüz metre uzaklıkta olan köyü dövmeye başladık. Biraz sonra etrafımıza yağmur gibi havan mermisi yağmaya başladı. Komutan bana “Siz ateşi kesin. Karargâha gidip Merkez’den yardım isteyim” dedi. Gitti ama suratı asık döndü. Bana aşağı yukarı şunları söyledi: “Onlara tarafımıza havan mermisi attıklarını söyledim. ‘Ne bekliyordun? Gül mü atacaklardı?’ cevabını aldım. Hiçbir yardım gelmeyecekmiş. Direndiğimiz kadar direnecek, mermilerimiz tükenince teslim olacağız. Tek bir merminin boşuna harcanmasını istemiyorum.” Biz ateşi kesince Rumlar da kesti. Aramızda bir daha çatışma olmadı. Çatışmayı başlatan komutanımız, belli ki, fatih olma peşindeydi.

“Nihayet taarruz tatbikatı günü gelip çattı. Birlikler ateş ve hareketle hedeflerine vardılar. Yoldan geçen bütün Rumlar ve Basın kanalları ile anında halka olup biteni duyuruyordu. Onların bizden korkması bir bakıma da iyi oluyordu.” (s. 43)

XXXXX

Haftaya “Demir eniştemiz oluyor”.

 

Tepki göster
Bayıldım
1
Bayıldım
Huzurlu
0
Huzurlu
Hahaha
0
Hahaha
Üzüldüm
0
Üzüldüm
Hayran Kaldım
0
Hayran Kaldım
Facia
0
Facia
Web tasarım ve geliştirme : Baba Bilgisayar