Kıbrıs’ta yaşayan insanların denizle muhabbetleri çok eskiye dayanmaz.
Bir zamanlar korsanların adaya saldırmaları nedeni ile,
Sahil kentleri gelişmemiş, ahali içerilerde yaşıyordu.
Bu yüzden o dönemlerde deniz kenarları tehlikeli bölgeler sayılırdı…
…
İngiliz adaya gelince, dönemin dünya koşullarına göre medeniyeti de buraya getirmişti.
Telgraf ve posta hizmetleri Osmanlı döneminde başlamasına rağmen, İngiliz döneminde yaygınlaşmış,
Tren, bisiklet ve motorlu araçlar, radyo ve TV İngiliz döneminde adaya girmişti…
…
İngiliz adayı 1878’de devraldığında ahalinin denizle ilişkisi sadece ticaretle ve cılız da olsa balıkçılıkla ilgiliydi.
İngilizler kadınlı erkekli mayo giyip denize girdiklerinde,
Ada ahalisi travma geçirmiş olmalıydı!
…
Zaman ilerleyince,
Kıbrıslı Türklerin Rum ahaliden daha önce deniz keyfini yaşamaya başladıkları anlaşılıyor.
Esat Faik Muhtaroğlu’nun “Eski Lapta ve Eski Laptalılar” adlı kitabında yer alan anılar buna ışık tutuyor.
- Yüzyılın ilk çeyreği içinde Lapta denizinin bir sahili Cuma günleri kadınlar için ayrılırmış.
Buna da “Kadınlar Denizi” denirmiş.
O gün erkek sinek bile uçamazmış çevrede.
Türk ve Rumlar bu durumu bildiklerinden bölgeye yanaşmazlarmış.
Kadınlar Denizine sadece Kıbrıslı Türk kadınları girerlermiş ki Rumlar henüz deniz keyfine başlamamışlar.
Denildiğine göre, Rum ahali vaftiz olduğundan, vaftiz suları vücutlarından tekmil atılıp gitmesin diye bol sularla yıkanmazlar, bu yüzden denize de girmezlermiş.
Aynı kitaptaki anlatılara göre Rumlar İkinci Cihan Harbi dönemlerinde denize girmeye başlamışlar;
Denize kadınlı erkekli girme adeti de Lefkoşalı Kıbrıslı Türkler tarafından başlatılmış…
…
Diyeceğim “ahlaki” denilen değerler veya toplumların oluşturduğu siyasi, sosyal ve kültürel değerler gün gelir anlamını yitirebilir;
O tutum ve davranışlar, algılamalar gün gelir normal olur, bu kez bildik veya alışılmış tutum ve algılamalar kabul görmeyebilir…
…
Konu toplumlar tarihinde daha çarpıcıdır…
…
Terör konusunun ahlaki herhangi bir yanı var mıdır?
İstanbul’da bir maç sırasında onca masum insanın bir “dava” uğruna, adına “mücadele” denerek yapılan eylemde “ahlak” veya insanların, toplumların mutluluğuna yönelik herhangi bir değer aramak mümkün mü?
…
Henüz Rusya’da Bolşevik devrim yapılmazdan önce,
1900’lü yılların başında Bolşeviklerin başvurdukları yöntemler bugün için “terör” olarak tanımlanan yöntemlerdi.
Banka soygunculuğu, adam vurma, adam kaçırma, fabrika basma, yakma yıkma ve suikastler gibi yöntemler önemliydi ve bütün bunlar büyük bir gizlilik içinde yürütülmekteydi.
Bu tür eylemlerden elde edilen gelirler yüzünden “parti”de kavgalar çıkmaktaydı ki Lenin’in bu yüzden suçlandığı olmuştur…
…
“Haklı” sayılan bir dava uğruna her şeyin ve özellikle insan hayatına kastetmenin “mubah” sayıldığı dünya geride kalmıştır.
İnsani değerlerin ön planda olduğu bir dünyada, hangi dava veya görüş uğruna olursa olsun, insan hayatına kastetmek cinayettir…
…
Bu yüzden terör nerden gelirse gelsin lanetlenecek,
Bu lanetlemeler bir yandan ahlaki ve insani olarak kabul görürken,
İnsani değerlerin ön planda tutulduğu dünyada,
Polise ve askere “vur emri” vererek, halk eylemlerinde masum insanların canına kıyan devletlerin terörü ne olacak?
Bunlar hangi “ahlaki” ve “insani”normlara sığdırılacak?
































