Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Çözüm İstiyorsak İstediğimiz Gibi Olmalı

Sn. Akıncı Pakistan’a gitmeden önce havaalanında, “müzakereler tümüyle çöktü veya bitti demek yanlış olur” dedi.

Doğrudur. Tarihin ve kaderin bu küçük adada yan yana getirdiği iki halkın ezelden ebede giderken sürekli tartışması, kavga etmesi değil; kalıcı anlaşmayla dostça yaşamaları gerekir.

Bugüne kadar bu temenni ve arzular gerçekleşmemişse, daha dün 1950 Enosis plebisiti yıldönümü nedeniyle bir kez daha meclisinden kutlama kararı çıkartan Rum tarafı sorumludur! Kaldı ki bu konuda Güney’deki komşumuzun  geçmişteki sicili de çok kötüdür.  Türk düşmanlığı ile beslenen ırkçı duygularla hareket eden Rum tarafı hiçbir devrede adayı Türk halkı ile paylaşmak istemedi, bugün de istemiyor!

Bu nedenle daha İngiliz sömürge döneminde başlayan Türk-Rum çatışmaları sürerken, tutun ki bugünlere hep barışçı çözüm arayışlarıyla gelindi! Ancak görünen ve yaşanan gerçekleri yadsıyamayız. Rum tarafı için “barışçı çözüm” adanın mutlak egemeni olmasıdır.

Bu bilinen gerçeğe karşın neden “abese iştigal” edilerek sürekli bir müzakereden bir ötekine geçilmektedir? Çünkü ve gerçekten iki halkın da kendilerini rahat ve mesut hissedecekleri, yetişen gençlerine barış ve huzur dolu bir ada devredecekleri beklentileri vardır ve bu duyguları kalıcı çözümle perçinlenmeden geleceklere yönelik “kuşkuları ile korkuları” hep devam edecektir..

NASIL ÇÖZÜM. İşte masada tartışılan da tarafların bu soruya verdiği cevaplardır. Ki Rum tarafının “arsızlıkları” için çok rahatlıkla “Allah doyursun” denebilir! Zaten müzakereler ikide birde kesintiye uğruyorsa nedeni Rum’un arsızlığıdır!  Ki istedikleri verilse,  cemaat esamesine  düşürülmüş Türk halkı sıkıştırıldığı Kuzey topraklarında nefes bile alamayacak!

Böyle çözüm olmaz barış da olmaz!   Mesela Anastasiadis’in her halde sinirlerine hakim olmadığı bir anda sarfettiği “azınlık toplumunun çoğunluk toplumu ile eşitlenmesi mümkün değildir” açıklaması, “böyle çözümün olamayacağının ispatıdır.”                                   Çünkü aranan çözüm,  “çoğunluktaki bir halkın azınlıktaki bir halkı” kendi yönetimine nasıl bir  federasyonla bağlaması değil,  “iki eşit halkın adada nasıl bir güç ve yönetim paylaşımında yan yana yaşacaklarının çözümüdür.”

KEŞKE bu keyfiyet  daha  müzakereler başlarken  Rum tarafına anlatılsa, ve “müzakere sürecine” öyle geçilseydi! Ha kabul görmez müzakereler başlamazdı” demek olası. Fakat “Türk tarafının temel politikası” olarak kalıcılığını korur, gün gelir kaçınılmaz  yeni “müzakere süreci” de bu “siyasi eşitliğin” vazgeçilmezliğinde başlardı…                                                           **********

YÜCE MECLİSTE TARTIŞILAN  SORUNLAR

Memleketin aynası tabi ki “meclistir.” Oraya baktığınızda nerede olduğunuzu, ayaklarınızın nereye bastığını ve nereye gitmekte olduğunuzu anlarsınız. Dahası büyük müsünüz küçük müsünüz onu da anlarsınız.             Geçen gün  “yüce meclisimize” bu değerlendirme ile baktık. Milletvekillerimiz neyi konuşuyor, neyi tartışıyorlar? Bakanlarımız hangi icraatlarını anlatıyor, hangi projelerinden söz ederken hangi sorunları deşiyorlar. O “yüce” olması gereken Meclis gerçekten tanımına layık ulusal heyecanların yürek gibi attığı yer midir?

HEYHAT! Çünkü o Meclis  “ne olacak şu seyrüsefer ruhsatları” sorunu ile açılıyor, Salamis ormanındaki piknik alanı ile devam ederken “eski eserlerin” fonlarını cebellu eden hükümete serzenişte bulunuluyor ve  Fota’daki yolun vaziyeti umumiyesinin sorgulanması ile kapanıyor! Ve neyse ki sonunda “Motorlu Araçlar ve Yol Trafik Değişiklik Yasa Tasarısı” oy birliği ile kabul ediliyor..

VE anlıyorsunuz ki KKTC hâlâ araba harçları, şuna buna peşkeş çekilen devlete ait  yerler ve patlak çatlak yollarla uğraşıyor!

       Sadece bir yerde Ferdi Soyer “nerede bu E-devlet” diye soruyor.  Soruyor çünkü devlet dairelerinde bir “tıklık” dokunuşla çözümlenecek sorunlar Meclis’e taşınıyor kurumlardaki yetkili ve sorumlu memurlarının halledeceği “kamu hizmetleri” Meclis’te tartışılıyor!

OYSA: Daha ay bitmeden başlar telefonunuza mesajlar düşmeye: Genelde ilki Dijitürk’ten gelir. “Şu kadar ödeme şu güne kadar yapılacak” uyarısı ile… Ardından Telsim yahut Turksel’den gelir mesaj. Şu kadar ödeme şu güne kadar… Hangi bankanın kredi kartını kullanıyorsanız onlardan da gelir mesajlar, borcunuzla yatırımınız ve çekme hakkınızla…

Özel sektörle devlet farkından söz ediyorum.  Bir yanda kamuda dolmuş taşmış memur istihdamlarının eleştiri ve yakınmaları yapılıyor öte yanda devlet kurumlarının hantal ve merkeziyetçi yapısallığından kaynaklı ataletiyle   baştan savdığı hizmetleri  tartışılıyor! Kısaca bugüne kadar kaç fırın ekmek yedik bilmiyorum ama her halde kırk fırın daha yememiz gerekir adam gibi devlet olmak için!                                                                                               **********

       KISACA TAKILDIĞIM: (KENTLERİMİZ BÜYÜYOR AMA NE BÜYÜME!)

Dün Havadis gazetesinin  manşetin’de vardı. Mertek kadar harflerle, “Girne bitti” deniyordu. Fakat asıl çarpıcı olan, “parası olan insanların kanunların önüne geçtiği” vurgulamasıydı.. “Kıyılar yağmalanıyor, inşaatlar kenti esir alıyor” deniyordu. 25 bin kişilik altyapısına karşılık şimdilerde Girne 80 bin kişiye hizmet etmek zorunda kalıyor” diye de ekleniyordu..

Gerçekte sadece Girne değil. KKTC’nin her yanı öyle. Tarım alanları ıssızlaşırken kentler sürekli büyüyor fakat çarpık yapılaşması ile! Ve maalesef ne belediyeler ne ilgili STK’ları ne devlet tarafından resmen tescilli Mimar Mühendis Odaları Birliği bu yanlış ve çarpık büyümenin önüne geçemiyor!

Mağusa ispatıdır: Ekim alanları olan tarlalarda bile öbek öbek aparmanlar yükseliyor bazılarının yolları bile yok! Geçmişte bataklık olan alanlar şimdi apartmanlarla doldu. Allah göstermesin “bir deprem olsa hepsi yan yatacak” deniyor çünkü temeller çamurun içinde!

Yollar artık arabalara yetmiyor. Apartmanlar on katı aştı yukarı yukarı dikiliyor! Bir kilometrelik yolu bazen yarım saatte geçemezsiniz!.

Allahınızı severseniz söyleyin:  “Aman ne kadar da büyüdük diye sevinelim mi yani artık yaşanamaz olmuş kentlere bakarak!”