Köşe Yazarları

ÇIRPINDIKÇA BATAN KKTC!

Eşref Çetinel yazdı







SON günlerde gene “batma” fiili ile sarmalandık! Gün geçmiyor ki her hangi bir sektörden “battık anam” sesleri işitilmiş olmasın! Yada iş değiştiren, işini tasfiye eden dolayısıyla başka işlere atlayan iş insanlarının umutsuzluğuna tanık olmayalım!.. Aslında bu “batma” olaylarının yabancısı değiliz..




Nitekim daha “Yönetim” olduğumuz dönemlerde işitilirdi benzer sesler! Tutun ki en yakın somut geçmişimizi aynalayacak örneğiyle  1960’lar Kıbrıs Cumhuriyetinde de yaşandığınca; sosyoekonomik yönden “yoklukla pahadan” çok  “üreticilerin aracılar tefeciler tarafından sömürüldükleri gerçeğidir!



NİTEKİM son çarede sık sık “Türkten Türke” kampanyaları başlatılır bu kez de “Türkün Türke attığı kazıkların” çetelesini tutardık!

KISACA uzun yıllar Adada Rum’a muhtaç olmadan üretim ve tüketim denklemleri peşinde koşturulurdu!

Nitekim daha o yıllarda üretimle ilgili yol haritamızı çizmek zorunluğu duyduğumuzda TC’de ileri çıkmış Sol görüşlü gazetecilerin yazılarını okur kendimizi o yazılarla motive ederdik! MESELA Akşam gazetesinde “köşe” tutan Çetin Altan, İlhami Soysal, Cumhuriyette yazan İlhan Selçuk, Uğur Mumcu gibi gazetecilerin yazıları.. Nitekim ilk kez “aracı tefeci” lafını söz konusu gazetecilerin makalelerinden okuyarak öğrendiydik.VE ÇOK sonraları ilk kez Ecevit’in seslendirdiğince “toprak ekenin su kullanandır” sloganı ile ayağa kalkacak; Kıbrıs’ta da “örgütlü tarımdan” dolayısıyla “aracısız tefecisiz Kooperatifçilikten” söz edecektik.. Hatta bir tık ileriye çıkarak İsrail’in “kibutslarından” söz edecektim..*** KISACA KIBRIS Türk halkının kalkınmaya, üreterek varoluş yollarını açmaya koyuverdiği sancılanmalarının başladığı dönemlerdi.. MESELA Arkadaşım ve mahalle komşum rahmetli diş doktoru Ramiz Gökçe’ye okuduktan sonra Akşam ve Cumhuriyet gazetelerini verirdim.. O yazıları okuya konuşa sonuçta adeta tek başına “aracı ve tefecilere karşı bayrak açmıştı” ki bazı Akşamlar davet üzerine Lefkoşa’ya taşınır, o günlerde cılız kuruluşlu ticaret odası gibi titrek ve ürkek örgütlerin teşviki ile “üretimden” söz eder, “aracılarla tefecilerin” monopollerinden nasıl kurtulacağımıza yönelik düşünlerini anlatırdı..

***

SÖZ KONUSU olan toplumdaki sınıfsal hiyarerşi değildi! Hakcasına gelir paylaşımıydı! Kıbrıs Türk halkı 1960’lardan sonra oluşturduğu Sendikaları, Birlik ve Dernekleri ile bu “paylaşım hakkını” oluşan Yönetimlerle nispeten tesis etme imkânı bulduydu ama onca yıl sonra bile ve hâlâ mesela bakın şu “Hayvan besicilerinin” örgütlü birlik başkanı Naimoğulları ne diyordu geçen hafta:

“PİYASAYI tüccar yönetiyor. Devlet müdahale etmiyor!”

Öteden beridir süregelen müzmin derttir! Bir hayvanı besleyip yetiştirmek yıllara yayılan parasal giderler ve emekleri gerektirirken hâlâ “besicisinin elinden değerinin altında satın alınmaktadır… Buna karşılık çarşı pazarda yada kasap çengelinde değerinin çok üzerinde satılmaktadır!..

PEKi eğer üretici kazanmıyorsa, kasap belli bir kârdan öteye satış yapamıyorsa, kasabın çengelindeki bu etin kaymağını kim yiyor? ***

BİLİNENLERİ tekrarladığımı biliyorum! Sadece “üretimde” değil, üretilenlerin değerlendirilmesinin de sorun haline geldiği açık ve seçiktir. Şöyle ki 1974’lerden sonra yeniden “kooperatifçiliğe” dönme seferberliği de bu bilinç nedeniyle söz konusu olduydu.. Fakat Naimoğulları’nın da vurguladığınca üreticiler hayvanlarını “parayı anında veren tüccarlara satmayı” sürdürüyorlar ki ülkedeki et fiyatlarını ayarlayan da o “tüccarlar” oluyorlar! Yani üreticiler değil!TUTUN ki buna da kapitalist düzen denir ve tek panzehiri vardır: “Aracının tefecinin söz konusu olamadığı Kooperatifçiliğe dönmek!”

Kİ YARIM asır önce de gazete köşelerinde Tv. ekranlarında açık oturumlarda falan.. Olanca bilgi eksikliklerine ve yetkisizliklerimize karşın “toprak ekenin su kullananındır” diyorduk… Fakat hâlâ öyle değildir! O “slogan” bir toplumsal seferberliğin bayrağı oldu ama hiçbir zaman toplumun sosyoekonomik kalkınmasının öncüsü olamadı!

NİTEKİM geçen hafta durum vaziyetleri değerlendirmek zorunda kalan CTP Genel Başkanı Erhürman şöyle diyordu: “Demokratik ve Ekonomik yoksullaşmanın doruğuna çıktık!” ***

DOĞRUDER: Toplumu motive edecek değerleri gitgide daha çok yitirdiğimiz daha doğrusu yozlaştırdığımız bir gerçektir.. “EKONOMİK batış” dediğimiz de bu toplumsal seviye düşmesinin ki en büyüğü de “moral değerlerin,” “siyaset müessesesinin” ayaklara kadar düşüp yozlaşmasıdır! Ki böylesi çöküşlerde sistemlerin ne anlamı kalır ne esamesi okunur!

MESELA bir örnek verir misiniz” diye sual edecek olursanız hemen yazayım: “İşte gelip giden hükümetlerimiz!” Bırakın toplumu dirayetle çekip götürecek yönetim erki kabiliyetine sahip olmalarını… Yarattıkları zararlarla rahatsızlıklardan kurtula bilmek bile KKTC için talihtir!

 

 









Başa dön tuşu