Chigozie Obioma, 1986 yılında Nijerya’da doğmuştur.
Nijerya’nın güneydoğusunda, Akure’de büyüyen Obioma, çocukluğundan beri edebiyata, özellikle Yunan mitolojisi efsanelerine ve Shakespeare’in kitaplarına ilgi duymuştur. Üniversite eğitimini Uluslararası Kıbrıs Üniversite’sinde sürdürmüş, yüksek lisansını Michigan Üniversitesi’nde tamamlamıştır. “The Fishermen” isimli ilk kitabı 26 farklı dile çevrilmiş, Booker ödülüne aday gösterilmiş ve NAAPC Image Ödülü dahil olmak üzere dört ödül almıştır. 2015 yılında ise Foreign Policy dergisinin hazırladığı “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesinde yer almıştır. Yazıları, The Guardian gibi birçok saygın gazetede yer almıştır.
Günümüzde Obioma, Nebraska-Lincoln Üniversitesi’nin İngilizce ve Yaratıcı Yazarlık bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Şu anda, ikinci kitabı üzerinde çalışmaktadır. İsmi “An Orchestra of Minorities” olacak olan kitabın ilham kaynağı, yazarın Kıbrıs’ta okurken tanıştığı arkadaşı Jay’in hikayesidir.
Kuzey Kıbrıs’taki öğrencilik yıllarımdan peşimi bırakmayan anılar
Booker ödülü adayı Nijeryalı yazar Chigozie Obioma, üniversiteye geldiğinde birçok Nijeryalı öğrenciyi kayıt yaptırma konusunda kandırılmış buldu. Ve bazıları için bu, dertli günlerin sadece başlangıcıydı.
2009 yılında evime gelen, gözleri farklı bir ışıkla parlayan o adam, 2007’de Kuzey Kıbrıs’a ilk ziyaretim sırasında tanıştığım diğer Afrikalı öğrencilerden pek de farklı değildi. Başkent Lefkoşa’daki iki üniversiteden biri olan Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi’nde okuyan sadece yedi Afrikalı öğrenci vardı, hepsi de Nijeryalıydı. Şubat ayında, yani yeni okul döneminin başlamasına bir yarıyıl kala üniversitenin Nijerya temsilcileri aracılığıyla gelmişlerdi. Okul ve yurt ücretleri de dahil olmak üzere gereken tüm ücretleri bu temsilciler aracılığıyla ödemişlerdi. Birçoğu ise bu temsilciler tarafından dolandırılarak asıl ücretlerden daha fazla para ödemişti.
“Aracılık” kültürüne büyük bir tepkiyle doluydum, biz Nijerya’da “tanıdığına güven” deriz. Rüşvet, iltimas, fırsatçılık ve her çeşit yozlaşma karanlık bir topraktan filizlenip toplumun her sektörüne adeta bir sülük gibi yapışmıştı. Bir Nijeryalı, bir iş ilanı gördüğünde o şirketin müdürüne bağlantısı olabilecek bir tanıdık bulmaya çalışır, amcası, teyzesi, uzak bir akrabası veya bir arkadaşı gibi. Bir Nijeryalı için iş ilanı sadece uygun bir pozisyon olduğunu belirten bir bilgidir, bir başvurma daveti değildir.
Aracıların Nijeryalı öğrencileri kandırması kolaydı. Tek yapmaları gereken, onlara Kuzey Kıbrıs’ın vizesiz giriş yapılabilen bir Avrupa ülkesi olduğunu ve Türk vizesiyle transit olarak gidilebileceğini söylemekti. Ben, vize problemleri yüzünden İngiltere’ye okumaya gidemediğimden dolayı son çare olarak Kıbrıs’a gelmiştim; ama vize alamayan çoğu öğrenci ne yapacağını planlamıştı.
Jay, 2009 yılının Eylül ayında göçmen kuşlar misali Kıbrıs’a gelen öğrenci grubunun bir üyesiydi. Gözlerindeki ışık, hayatla zevkle mücadele etmiş bir adamı yansıtıyordu, şimdiyse o adam, zorlu mücadelesinin yaralarını gururla taşıyordu. Geçmişte stand up gösterilerine çıkmış olsa da, bunu kendisi için bir kariyer seçeneği olarak görmemişti. Ona isminizi söylediğiniz anda size komik bir takma isim bulurdu. İsmim Chigozie onun için “Chigo” veya “Chi–Chi” olmuştu. Anlatacak çok hikayesi vardı. Kibar, şakacı ve hayat doluydu, ama en önemlisi, hayalleri olan biriydi. İş hayatına atılmak, bir şirket kurmak; siyasete atılıp düşüşte olan ülkesindeki yanlışları düzeltmek istiyordu. Tüm bunlardan daha büyük olan hayali ise yeniden kendi ayaklarının üzerinde durabilmekti.

Kendi ayaklarının üzerinde durabildiği günler çok da uzun zaman öncesi değildi. Kuzey Kıbrıs’a gelmeden önce Berlin’de yaşıyordu, iyi bir işi vardı ve Nijeryalı bir kadınla nişanlıydı. Nitekim bir gece ansızın yakalandı, evraklarına el konuldu ve sınırdışı edilerek geri Nijerya’ya yollandı. Nasıl olduğunu anlamamıştı. Aklına gelen tek şey bir partide başka bir Afrikalıyla kavga etmesiydi. Olaydan birkaç gün sonra polis evine baskın yapmıştı ve yatağının altında içinde yasak madde bulunan plastik bir poşet bulmuştu. Birinin ona komplo kurduğuna emindi. Delirme eşiğinde olan Jay, Nijerya’ya döndü. Kendi ayakları üstünde durabilen bir adamken bir anda annesinin bakımına muhtaç kalmıştı. Halbuki, kısa zaman öncesine kadar annesine maddi yardımda bulunan kendisiydi. Aylarca aklını kaybetmemeye çalıştı, sonra tüm umutlarını onlara bağlayarak aracıların kapısını çaldı.
Aracıların Jay’i kandırmaları için çok uğraşmaları gerekmemişti, çünkü yeniden kendi ayaklarının üzerinde durabileceği ümidi, onun yıkılan tüm hayallerini canlandırmıştı. Kalan tüm parasını Kıbrıs’a gidebilmek için harcadı. Daha önce yurtdışında yaşadığını bildiklerinden olsa gerek, aracılar Jay’e normalde söylediklerinden de büyük yalanlar söylediler.
Üst sınıftan bir öğrenci olarak, üniversiteye yeni gelenlere yardımcı olmak için görev aldım. Ev arkadaşlarım Dee ve Abhinav ile yeni gelen öğrencileri karşılamak için havaalanına gittik. Jay, dertlerinin sona ermeyeceğini uçak iner inmez harap havaalanını görünce anladı. Otobüs üniversite kampüsüne varana kadar o kadar çok soru sordu ki, onun ve diğer 17 Nijeryalı öğrencinin hayal kırıklığına uğradığını anlamıştık. Onlara anlatılan yurtdışı bu değildi.
Nijeryalılar için “yurtdışı” sözcüğü neredeyse kutsal bir anlam taşır, konforu ve zenginliği ifade eder. Sıradan bir Afrikalı, tüm lükslerin yurtdışında bulunduğuna inanır. Başka ne sebeple Nijeryalı öğrencilerin aileleri veya sponsorları her yarıyıl yüzlerce, binlerce Nijerya nairasının eşdeğeri olan €1,300 okul ücretini ödesinler ki? Hem de aynı bölüm Nijeryada çok daha ucuza, hatta bedavaya okunabilirken. Öğrenciler Avrupa’nın, Amerika’nın, Kanada’nın ve bazı Asya ve Orta Doğu ülkelerinin fark yaratabileceğini düşündüler. Orada iş olanakları vardı; yurtdışına giden biri ailesini de yanına alabilirdi ve bu göç döngüsü ya herkes yurtdışına taşınana kadar, ya da memlekette kalanlara destek olabilecek duruma gelene kadar devam ederdi. Her yıl Nijerya’dan giden göçmenlerin yarısı bu inanışla hareket eder ve her yıl yurtdışında yaşayan Nijeryalılar £8 milyardan fazla parayı bu inanışla evlerine gönderirler.

O gün otobüste bulunan öğrencilerin hiçbiri Kuzey Kıbrıs’ın bu düşüncelerini gerçekleştirebilecekleri bir yer olmadığını bilmiyorlardı. Burası Avrupa, Amerika, Asya değildi, hatta Türkiye bile değildi. Burası Birleşmiş Milletler’in ambargosu altında olan bir devletti, hala daha da öyle. Bir zamanlar Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir parçası olmuş olsa bile, bu cumhuriyetin sonu kanlı bir iç savaşla bitmişti. Sonuç ise adanın 1974’te bölünmesi ve Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kurması olmuştu. Kuzey Kıbrıs ise ambargo altında boğuluyordu. Sokaklar harap, altyapı ise ikinci sınıftı. İş yoktu, olanak yoktu. Okul ücretlerini ödemek için çalışılabilecek bir yer yoktu, buradan vatandaşlık alma umudu da yoktu. Hayatta kalmak için iki seçenek vardı. Biri Kürt (Türkiye’de yaşayan Kürtler), Suriyeli, Lübnanlı ve diğer düşük gelirli göçmenler gibi vasıfsız işlere başvurmaktı. Diğeri ise sadece Nijerya’dan gelen parayla geçinmekti, ama herkesin maddi olanağı buna elvermiyordu. Birçok öğrencinin ailesi, bunun uzun süreli bir yatırım olduğuna inanarak arsalarını ve mallarını sattı. Birçok Nijeryalı da aracılara güvendiği için hayal kırıklığına uğradı. Umut ve beklentilerle geldikleri hiçlikler diyarında hayal kırıklıklarından başka bir şey bulamadılar.
Jay otobüsten indikten sonra da beni soru yağmuruna tutmaya devam etti. Burasının Avrupa olmadığı doğru muydu? Doğruydu. İş olmadığı doğru muydu, para kazanabilmek için bir şey yapamayacağı doğru muydu? Doğruydu. Geçinebilmek için Nijerya’daki birinden maddi destek almak zorunda kalacağı doğru muydu? Doğruydu. Peki ya ödediği paralar? Gitmişti.
Onunla konuşan herkese derin derin baktı, kendini avutmaya çalıştı. Onu ve diğer erkek öğrencileri evimize götürdük, ama o tamamen içine kapanmıştı. Yerinde kıpırdanmaya ve her cümlesinin sonunda umutsuzca başını sallamaya başladı.
Sürekli sorular sordu ve hikayeler anlattı, ta ki sonbaharın ağır karanlığı adaya çöküp kurbağaların sesi kampüsü doldurana kadar. Tüm öğrenciler odalarına çekilmişlerdi, Jay ve bir diğer öğrenci Tonero hariç. Beraber Indomie (Nijerya’dan bir noodle markası) yedik, sohbet ettik ve sonra, odayı bir sessizlik kapladı. Bu sırada herkes telefonuna veya bilgisayarına baktı. Ama koltukta oturmakta olan Jay, ani bir hareketle başını salladı ve iç çekti. Sonunda konuştuğunda, sözleri kalbime dokundu: “Yapacağım. Yeniden kendi ayaklarım üstünde duracağım.” İlk başta boğuk çıkan sesi, boğazını temizleyince duyuldu.
“Yapabilirsin, sana güveniyorum.” Dedi Dee.
“Emin misin?” diye sordu Jay, cevabın “evet” olmasını umarak.
“Yapacaksın, eminim.” Dedim.
Bize baktı ve onaylayarak başını salladı. Onu izlerken, aklıma kuş kapanı geldi. Bir yıl önce evimizi güvercinler basmıştı. Odaların her yerine yuva yapıyorlardı. Çatıda yaşayan güvercinler de vardı; onlar da verandayı işgal ediyor, sıcak yaz aylarında dışarıya masa ve sandalye koymamızı imkansız kılıyorlardı. On dakika bir veya iki güvercinin masayı kül rengi dışkılarıyla doldurması için yeterli bir zamandı. Kapıları veya pencereleri açacak cesaretimiz yoktu. 2008’in yaz tatilinden döndüğümüzde, verandayı kuş dışkısı, kuş tüyü ve kötü bir koku içerisinde bulmuştuk.

Dee, Abhinav ve ben çaresizdik. Girne’de içinde her şey bulunan o dükkanlardan birine gittik. Adam bize dışarıyı gösterdi. Dışarıda etkili olduğu söylenen antene benzer bir disk bulduk. Açıklamaları İngilizce ve Arapça yazıyordu. İçinde kurumuş çekirdekler ve yapraklar bulunan plastik poşet vardı. Bu, Damascus’tan gelen bir kuş kapanıydı, yemleri düz bir yüzeye koyup kuşları beklemek gerekiyordu. Kuş adımını atar atmaz hareketsiz kalacaktı. Beni en çok şaşırtan şey adıydı: kuş kapanı (İngilizcesi birdlime).
Adı, çocukluğumda büyük etkisi olan iki şeyin birleşiminden oluşuyordu (birdlime; bird: kuş, lime: yeşil limon). Tüm şehri dolduran limon ağaçlarının üzerinde hep kuşlar olduğundan dolayı, küçükken kuşların limon ağaçlarını sevdiğini düşünürdüm. Evimizin bahçesinde bir mandarin ağacı, bir de limon ağacı vardı. Çocukken, ağaçlara tırmanıp görebildiğimiz kadarıyla mahalleyi seyrederdik. Savaş oyunlarımızda ağaç yaprakları gizlenmemizi sağlardı.
Ağaçlar için kuşlarla (güvercinler, serçeler, keklikler ve hatta bazen şahinlerle) çetin bir mücadele içerisindeydik. Yağışsız mevsimlerde aylarca kuluçkaya yatar, dallara sayısız yuva kurarlardı. Bunun yanı sıra tüm dalları dışkılarıyla doldururlardı. Altı ay süren sağanak yağışlar başlayınca kim bilir nereye göç ederlerdi. Eylül ayının başlarında geri dönüp yağmurun yok ettiği yuvalarını yeniden kurarlardı. Bizim için ağaçları rahatsız edici kılan tüylerini, yemek kalıntılarını ve kokularını da bırakırlardı. Yılın her hangi bir gününde ağacın dallarının sallanması onların deli gibi uçuşmasını sağlardı; fakat kuşlara karşı olan bu üstünlüğümüz çok da uzun sürmezdi.
Arkadaşlarım ve ben, Girne’den kuş kapanını satın alarak balkonumuza yerleştirdik. Çok da mucizevi bir etkisi olduğu söylenemezdi, ama ismi aklıma takılıp kalmıştı. Uzun bir süre ağacın onu çok seven kuşlar tuzak haline gelmesini, bunun nasıl olduğunu düşündüm. Sorumun cevabını almam ise bir yıl kadar sonra, Jay ile tanıştığımda olacaktı.
İlk birkaç gün Jay’i teselli edebildik. Yemek yaptı, yeni kıyafetler aldı; üçüncü günde de Tony ile (ona Tony’nin bugün bile kullandığı “Tonero” ismini takmıştı) Lefkoşa’da bir ev kiralamak için ayrıldı. Kampüse geri döndüğünde, morali tekrardan bozulmuştu. Anlattığı hikayelere bakılırsa, özellikle Almanya’da olduğu dönemlerde, bir zamanlar iyi bir hayat yaşamıştı. Şimdi ise hayatının sadece o kısmını hatırlayabiliyor gibiydi, sürekli o zamanlardan bahsediyordu. Bir keresinde, konuşmasının ortasında duraksadı ve gözlerini yere dikti. “Bu başıma gelen en kötü şey.” Dedi. Başını salladı, ellerini yukarıya kaldırdı ve “Tanrım, neden, neden bunun tekrar başıma gelmesine izin veriyorsun, neden?” dedi.
Dee yemek masasını ondan önce hazırlayınca göz yaşlarına boğuldu. Umutsuzluğa kapılmak için çok erken olduğunu söyledik. Bizimle aynı fikirde olduğunu söyledi, yemek yedi, hatta şakalar bile yaptı. Daha sonra onu alışverişe götürdüğümüz zaman aldığı dizüstü bilgisayarını da alarak yeni evine gitti. Dee’nin bilgisayarına yeni programlar ve şarkılar yüklemesi için geri geleceğini söyledi. Kendine olan güveni biraz yerine gelmiş gibiydi, ama kim bilir bu ne kadar sürecekti.
Bundan dört gün sonra, Tonero beni telefonda aradı. “Seni karakolda olduğumu söylemek için aradım” dedi. Zaten gür olan sesi, daha da gür çıkıyordu.
Dersten yeni çıkmıştım, birden fazla cevapsız çağrımın olduğunu farkettim. İngilizce bölümünün binasından henüz çıkmıştım ki, telefonum yeniden çaldı. “Neredesin?” diye sordum, onu duymuş olmama rağmen.
“Karakoldayım. Jay Cuma gecesinden beri kayıp.”
Jay bizim evden Cuma akşamı ayrılmıştı, o gün ise Salı akşamüstüydü.
“Kayıp derken ne demek istiyorsun?” diye sordum, biraz sarsılmıştım.
“Kayıp işte.” Dedi Tonero, sabırsız birisiydi. “ Sizin evden ayrılınca ben yatmaya gittim. Gece yarısı uyandığımda evde değildi. Bilgisayarı açıktı, Dee’nin ona yüklediği şarkılar çalıyordu. O yüzden dışarıda olabileceğini düşündüm, ama ertesi gün de dönmedi. Herkesi aradım ama kimse onu görmemiş.”
Cumartesi akşamüstü Tonero’nun bizi arayıp Jay’in bizim evde olup olmadığını sorduğunu hatırladım: neden telefonunu açmıyordu?
“Nerede olabilir?” diye sordum.
“Hiçbir fikrim yok. Bilgisayarı ve çantası evde olmasa geçmiş olmasından şüphelenirdim, ama onlar olmadan geçemez.”
Tonero “geçmek”le Lefkoşa’yı ikiye ayıran yeşil hattan diğer tarafa geçmeyi kast ediyordu. Bazı Afrikalı öğrenciler dikenli tellerden diğer tarafa atlardı. Birçoğu adanın daha yeşil kısmı olan Rum tarafına geçerek oturma iznine başvurur, Sudan, Kongo, Somali veya Afrika’nın savaş olan her hangi bir ülkesinden geldiklerini iddia ederlerdi. Diğerleri ise yakalanır, dövülür ve Kuzey’e geri gönderilirdi.
“Sadece bilmeni istedim.” Tonero İgbo dilinde anlatmaya devam etti. “Bizim insanımız kara keçiyi gündüzken aramanın daha iyi olduğunu söylerler. Aksi takdirde karanlık çöktüğünde, onu bulmak çok zor, hatta imkansız olur.”
Ona teşekkür ettim, o da telefonu kapattı.
Tonero’nun bahsettiği İgbo kabilesinin bir inancı vardı. Sarsıcı bir olay olacağında, bunun öncesinde bir işaret geleceğini ve bu işareti de sadece sezgileri güçlü olan kişinin farkedip uyarı olarak algılayabileceği inanışındaydılar. Bu işaret, olağan dışı bir olay formunda gelebilir, örneğin bir baykuşun gündüz vakti balkonunuza tünemesi, veya ansızın, mantıklı bir sebep olmaksızın vücudunuzda bir yara çıkması. Ama bu sefer hiçbiri yoktu. Sarsıcı olay, hiçbir işaret olmadan, sessizce gerçekleşti. Birkaç gün sonra, en umulmadık yerde karşımıza çıktı: haberlerden Jay’in ölü bulunduğunu öğrendik.
Haberi Tonero’dan, telefonla aldım. Gergin bir şekilde gülüyordu. Kötü bir kokunun oturdukları semti sarmaya başladığını söyledi. Zamanla geçeceğini düşünen komşular, ilk başta kokuyu yoksaymışlar. Ama aksine, koku artmış. Durum belediyeye bildirilmiş, onlar da ölü kedi veya köpeği bulmak için bir ekip yollamışlar. Ama onun yerine, sekiz katlı binanın altındaki kapalı alanda, Jay’in otlar ve pislikler içerisinde çürümekte olan cansız bedenini bulmuşlar.
Aynı gün polis, Jay’in çatıda olduğuna dair kanıtlar buldu: bir paket sigara, boş bira şişeleri ve bir gömlek. Asansör boşluğundan düştüğü sonucuna vardılar. Hayal etmesi zordu, ama ben de böyle düşünüyordum. Asansörün kapısını göremeyecek kadar sarhoş olmalıydı. Asansör de çok eskiydi, inip çıkmayı sağlayan makineler kapının arkasında değildi. Birkaç gün sonra yapılan otopsi, Jay’in başını yere çarparak öldüğünü doğruladı. Ama, bize anlattıkları gibi hemen öldüğünü düşünmüyorum. Yavaş olmuş olmalıydı, belki de bir saat içerisinde, gecenin karanlığında.
Evimi, Nijerya’yı düşündüm. Jay’i kandırarak Kıbrıs’a getiren aracıyı düşündüm. O adamın nerede olduğunu ve şu an ne yaptığını merak ettim. Yemek mi yiyordu? Uyuyor muydu? Sevişiyor muydu? Yol açtığı felaketlerin farkında değildi, belki de hiç olmayacaktı, çünkü Jay dolandırıp buraya yolladığı yüzlerce kişiden sadece bir tanesiydi. Türk bir öğrenci bana o günün gazetesini getirdiğinde bu derin düşünceler içerisindeydim. Gazetenin ön sayfasında şehir meclisinin dört üyesinin fotoğrafı vardı. Burunları kapalıydı ve Jay’in cesedini büyük siyah bir çöp torbası içinde taşıyorlardı.
“Arkadaşın için çok üzüldüm” dedi kız, gözlerini silerken. Sonra diğer Afrikalı öğrenciler toplanıp sırayla gazeteye bakmaya başladılar.
Aklıma kuş kapanı geldi. Masum kuşların karınlarını doyurma umuduyla nasıl tuzağa düştüklerini düşündüm. Kanatlarını açıp uçmakla yanıp tutuşan hırslı genç insanların tuzağa düşme ihtimalini düşündüm. İçlerinden bazıları, tıpkı Jay gibi, kapana kapılacaklar ve sağ çıkamayacaklardı.
Tabii ki Jay’i tanıyan birçoğumuz adadan sağ çıktık. Öğrencilerin sadece ufak bir kısmı birkaç yarıyıl zorluk çektikten sonra Nijerya’ya döndü. Daha büyük bir kısım, okulu bırakarak Kıbrıs’ın zorlu işçilik piyasasına atıldı, vergi vermemek için yapılan gizli işler, araba yıkamak, tahta kesmek, çiftlikte çalışmak gibi işler yaptılar. Diğerleri, seyehat vizesi alarak başka ülkelere gitti, vizenin süresi dolunca ülkeden ayrılmayı reddettiler veya evlilik aracılığıyla orada kalmaya çalıştılar. Nijerya’daki sponsorları tarafından okutulanlara üniversite burs verdi. Bu son gruba dahil olan öğrencilerin çoğu mezun olduktan sonra Nijerya’ya döndü, bazıları ise başka ülkelere taşındılar.
Ben elverişli koşullarım sayesinde çoğundan daha fazla kaldım. Üniversiteden yüksek lisans bursu ve öğretmenlik teklifi alarak bir yılımı daha Kıbrıs’ta geçirdim. Daha sonra Michigan Üniversitesi’ne geçtim. Gitmeden önceki gün, Kıbrıs’taki hayatımın önemli parçaları olduğunu düşündüğüm yerleri ziyaret ettim, mesela güvercin sorunları yaşadığımız, hayatımın üç yılını geçirdiğim kampüsteki apartman. Girne’ye denize gittiğimde, ani bir dürtüyle kuş kapanını aldığımız eski dükkana gittim. Yaşlı adam hala daha oradaydı, uykulu ve daha yaşlıydı. Her şey aynıydı – kibrit kutuları, mumlar, gazete yığını. Ama bu sefer, oraya gitme sebebim olan kuş kapanını bulamadım.
Otobüsle evime dönerken, sıradışılığı ve farklılığıyla yabancı öğrenciler arasında ün salmış genç Afrikalı adamı gördüm. Söylentilere göre buradaki bir gazeteye bile çıkmıştı. Gerçek adını kimse bilmiyordu (Gerçekten birçok kişiye sormuştum). Nereli olduğu hakkında da herkesin başka bir fikri vardı ama çoğunluk Nijeryalı olduğu kanısındaydı.
Bu adam Kuzey Kıbrıs’ın ince topraklarını arşınlamış büyük bir gezgindi. Onu şehrin her yerinde görmek mümkündü. Kızgın güneşin altında, trafikte, nemli sonbaharda, o hep yürürdü. Onun için dünya yürüyerek gezilecek bir tarladan ibaret gibiydi. Bu büyük tarlanın ötesindeyse hiçbir şey yoktu. Sahip olduğu tek şey, veya sahip olduğunu düşündüğümüz tek şey, aşınmış eski çantasıydı. Tabanları incelmiş ayakkabıları belki de sahip olduğu tek çift ayakkabılardı. Ayakkabıları, Kıbrıs’ın kil rengi, çöl kumuna benzeyen kahverengi toprağıyla aynı renkteydi. Normalden de yanık tenliydi. Katrandan yapılmış, hareket eden bir heykel gibiydi. Kimseyle konuşmazdı. Kimseyle arkadaş olmazdı. Ne yediğini, nasıl yaşadığını kimse bilmezdi.
O, büyük bir gizemdi. O, adadaki genç Nijeryalı toplumun hasta vücudundaki su toplamış yara gibiydi, kimsenin patlatmaya cesaret edemediği su toplamış yara. Onu izlerken düşüncelere daldım. Çoğumuz hayatta kalıyoruz, evimize dönüyoruz veya başka bir yere göç ediyoruz. Pek azımız Jay gibi burada ölüyoruz. Gel gelelim, Lefkoşa stadyumuna doğru yürüyen bu adam da tıpkı Jay gibi kapana yakalanmış bir kuşa benziyordu. Adam gözden kaybolurken buradan sağ çıkıp çıkamayacağını merak ettim.
Kaynak: The Guardian
Çeviri: Yaren Fadıloğluları
































