ManşetPoli

Carl Schmitt Ruhu ve Olağanüstü hal


 

20 Temmuz günü toplanan Milli Güvenlik Kurulunun tavsiye kararından sonra Cumhurbaşkanının başkanlığında yapılan Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Türkiye sınırları içerisinde uygulamak üzere “Olağanüstü Hal” ilan edilmiştir. Türkiye Anayasası olağanüstü yönetim usullerini veya olağanüstü hal rejimlerini, “devletin, hukuk düzeninin olağan kuralları ile üstesinden gelinmesine imkan olmayan olağanüstü bir tehdit veya tehlike karşısında başvurduğu usuller olarak tanımlar” (T.C Anayasası). Bu tehditler arasında, afet, kontrol edilemez şiddet olayları, dış tehdit ve kamu düzeninin bozulması gibi olaylar yer almaktadır.

Anayasa ayrıca iki tür olağanüstü hal veya başka bir deyimle “istisnai hal” yönetimini öngörmüştür: “Olağanüstü hal” ve “Sıkıyönetim.” Biz bugün, geçen gün ilan edilen olağanüstü hal türündeki “istisnai hal” yönetimlerine şöyle bir bakmaya çalışacağız. Anayasada geçen Sıkıyönetim rejimi bu kısa inceleme yazımızın konusu değildir. Tayyip Erdoğan da bu iki “istisna hali” rejimleri arasındaki farklılığa vurgu yaparak uygulanacak olan rejimin “sıkıyönetim” değil de “olağanüstü hal” olduğunu, karar alındıktan hemen sonra üstüne basa basa belirtmiştir.

 

Olağanüstü hal yukarda da belirttiğim gibi belli sebeplerle deklare edilerek, geçici olarak temel hak ve hürriyetlerin kısmen veya tamamen askıya alınmasını  getirirken öte yandan vatandaşlar için para, mal ve çalışma yükümlülüklerinin yerine getirilmesine olanak veren bir olağanüstü yönetim usulüdür. Yani hayat belli kısıtlamalarla devam edecektir.

Anayasada olağanüstü hal ilan etme yetkisi ise yalnızca Bakanlar Kuruluna değil, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kuruluna aittir. Ancak bu Kurulun olağanüstü hal ilan etme yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına bağlıdır. Olağanüstü halin uygulamaya geçebilmesi için olağanüstü hal ilan etme kararının Resmi Gazetede yayımlandıktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisine onaylamak için sunulması gerekmektedir. Öte yandan Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu yalnızca altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilan edebilir. Ama, her defasında dört ayı geçmemek üzere, olağanüstü hal süresinin uzatılmasını Türkiye Büyük Millet Meclisinden isteyebilmektedir. Anayasanın 120’nci maddesi ise, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun “şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması” sebebiyle olağanüstü hal ilanı kararını alabilmesi için, Millî Güvenlik Kurulunun (MGK) da görüşünün alınmasını gerekli kılar. Fakat MGK’nın görüşü bağlayıcı değildir.

Bugün, sizlerle olağanüstü hal kavramının tarihsel gelişimine ve konuyla ilgili hukuk felsefesi içerisinde yıllardır devam eden ve sözü geçen kavram etrafında dönen bazı çalışmalara ve tartışmalara bakacağız. 1920’lerden başlayarak artan bir şekilde, hukuk, siyaset ve şiddet arasındaki ilişkiler bu tür felsefi tartışmaların ana nüvesini oluşturmuştur. Bu tartışmaları yürütmüş ünlü düşünürlerin başında ise hukukçu ve felsefeci Carl Schmitt gelmekteydi.

Carl Schmitt
Carl Schmitt

1930’larda iktidara gelen Nazi partisinin de taraftarlarından olan ünlü düşünür Schmitt, olağanüstü hal benzeri “istisna hali” ile iktidar ilişkisini o dönemde şöyle tanımlamıştı: “Egemen, olağanüstü hale karar verendir.” 1920’lerde iki Dünya Savaşı arasında sürekli olarak yaşanan siyasi ve ekonomik buhranlar sırasında (biraz günümüzü hatırlatıyor) fikirlerini geliştiren Schmitt, o dönemde liberal demokrasinin rafa kaldırılmasını öneren kişilerin başında geliyordu. Ona göre parlamentolar, yani yasama tüm işlevliğini yitirmişti ve tüm gücün yürütmede toplanması gerekiyordu. Meclisteki bitmek bilmez siyasi kavgaların, ilerlemenin önündeki en büyük engeli oluşturduğuna inanıyordu. Ona göre, bir sınır kavramı olarak egemenliğin hukuki tanımını, “istisna hali” ile düşünülmesi zorunluydu. Çünkü normal bir hukuk devletinde anayasaya yüklenen işlevin tersine egemenlik, hiçbir denetime tabi olmaksızın, “hem son derece acil bir durumun söz konusu olup olmadığına hem de bunu bertaraf etmek için ne yapılması gerektiğine karar vermekle” varlık kazanacaktı. Schmitt’e göre:

“Olağanüstü halden bahsedebilmek için prensip olarak sınırsız yetkinin söz konusu olması, yani mevcut düzenin bütünüyle askıya alınması gereklidir. Böyle bir durumda hukuk geri adım atarken devletin baki kalacağı aşikardır. Burada, devletin varlığı, hukuki normun geçerliliği karşısında tartışmasız üstünlüğünü kanıtlar. Karar, kendini tüm normatif bağlardan kurtarır ve gerçek anlamda mutlak hale gelir. Olağanüstü halde devlet, hukuku, kendini koruma hakkına dayanarak askıya alır.”

Katolik bir ailede yetişen Scmitt’in geliştirdiği kuramların ilhamını biraz da onun muhafazakar Katolik kimliğinde aramak lazımdır. Örneğin Schmitt’in egemenlik teorisini oluştururken esinlendiği düşünce, mutlak kararın gerekliliğine işaret eden Katolik kilisesinin siyasi anlayışıydı. Carl Schmitt, Katolik kilisesinin “biçimsel mükemmelliğe” ulaşmış̧ otokratik yapısına hayrandı. Bu yüzden Carl yaşamının büyük bir bölümünde, büyük bir heyecanla otoriter bir devlet yapısını desteklemiş, parlamenter sisteme, liberalizme ve çoğulculuğa karşı hep muhalif bir pozisyon almıştır. Bir makalesinde şöyle demişti:

“Günümüzde, gözlerimizin önünde cereyan eden ve “seçim” olarak adlandırılan bu hadisenin bir seçimle hiçbir alakası olmadığını iddia ediyorum. Neler mi oluyor? İlk önce birileri; sır içinde, sanki gizli ilme sahiplermiş̧ gibi, beş̧ partinin listesini çıkarıyor. Ondan sonra bu liste, bu beş̧ parti tarafından insanlara dayatılıyor. Yani, kitleler kendileri için hazırlanmış̧ beş̧ kulvara itiliyor ve bu hadisenin istatistik yansımasına “seçim” deniliyor. Almanya, bu tür sözüm ona “siyasi iradenin vücut bulduğu” yöntemler yüzünden, batmadan, şu sorunun önemini idrak edip bilincimize yerleştirmemiz gerekir: “Hadisenin özünde ne var?” Beş̧ birbirine zıt, yan yana geldiklerinde hiçbir şey üretemeyen, ama yalnız kaldıklarında her birinin değişik ideolojiye, devlet ve ekonomi anlayışına sahip olan sistemlerin arasında seçim yapabilmek, gerçekten de eksantrik bir seçim. Beş̧, organize olmuş̧, kendi içlerinde bir bütünsellik arz eden ve aslında tavizsizce sonuna kadar düşünüldüğünde eninde sonunda ötekini yok etmeyi beraberinde getiren sistemler arasından, yani Ateizm ve Hıristiyanlık ve aynı zamanda Sosyalizm ve Kapitalizm ve aynı zamanda Monarşi ve Cumhuriyet, Moskova, Roma, Wittenberg, Cenevre ve Kahverengi Saray arasından, yani hiçbir zaman uzlaşamayan arkadaş̧-düşman alternatiflerin içinden halk her sene bir seçimde bulunsun!”

Schmitt’e göre hukuku üretebilmek için ne haklı olmak ne de bilge olmak gerekirdi hatta yeterli olmak bile gerekli değildi. Çünkü ona göre “hukuku hakikat değil otorite” yapmaktaydı. Schmitt bu tip düşünceler doğrultusunda, 1920’lerden başlayarak liberal hukuk düzenine çok ağır eleştiriler getirmiştir. Ünlü hukukçu, modern Devlet kavramlarının en önemli bölümlerinin dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarından geldiğini iddia ediyordu. Bu doğrultuda Hristiyanlıktaki mucize kavramının bugünkü karşılığının “istisna” olduğunu savunmuştur.

nazi almanya

Böylece devletlerin yaşadıkları krizlerin, çıkmazların, parlamentoda yaşanan sonsuz tartışmaların ortadan kaldırılması için “diktatörlük” kavramını ortaya atmıştı (o dönemde birçok diktatörün ortaya çıkışı tesadüf değildir).

Schmitt diktatörlüğü, hukuk ve bir türlü uygulanamayan yasalar arasındaki çatışmaya son veren siyasal müdahale olarak tanımlar ve iki tür diktatörlük tanımı yapar. Ona göre komiseryal (Temsili) diktatörlük, daha çok geçici bir dönem için mevcut yasaları askıya alarak hukuku korurken, egemen diktatörlük yalnızca iktidarı ele geçirmekle kalmaz, kamu düzenini ve güvenliği sağlayacak olan anayasayı da kendisi yapandır. Schmitt egemen diktatörlüğün Komiseryal diktatörlükten daha meşru olduğunu çünkü iktidara halkın desteğiyle geldiğini ve gücünü büyük oranda onlardan aldığını iddia eder. Ona göre bazı hallerde, özellikle yeni bir anayasa mevzubahis ise “kurucu iktidar” olarak egemen diktatör, halkı şahsında temsil edendir. Bu tür diktatörlükler onun gözünde güçler dengesine inanmayan ve tüm gücü kendi elinde toplamak için çalışanlardır. Öte yandan Devlet, Hareket ve Halk onun veya onların (eğer parti ise) şahsında bütünleşecektir.

Böyle bir zamanda “Bir Nazi hukukçusunun 20. Yüzyılın ikinci çeyreğinde yazdıklarının günümüzü anlamak için nasıl kullanabiliriz?” diye bir soru sorulabilirsiniz. Cevap olarak Schmitt’in egemenlik tanımına ve “istisna hali” yani “olağanüstü hal” kavramına tekrar bakmamızı gerektiriyor. Ona göre olağan üstü hal, devletin varlığının son derece büyük bir tehlikeyle karşılaştığı durumu anlatmaktadır. Bu bağlamda egemen güç algıladığı “tehlike” ve “tehdidi” bertaraf edebilmek adına mevcut anayasal rejimi askıya alır. Örneğin 1933 yılında, Nazi partisi azınlık iktidarındayken, Parlamentonun esrarengiz bir şekilde bir akşam yanmasından hemen sonra, “Halkın ve Devletin Korunması” yasasını ilan etmiş ve Weimar Anayasa’sının kişisel özgürlüklerle ilgili maddelerini askıya almıştı. Bu karar tam 12 yıllık Nazi rejimi boyunca yürürlükte kalacaktı. Bu rejimin iktidarda kaldıkları dönem içerisinde neler yaptıklarını buradan tekrar anlatmama gerek yoktur herhalde. İstisnai halin ilk dikkat çeken özelliği, hukukun askıya alınmasıdır fakat bunun haricinde, yasama yürütme ve yargı arasındaki ayrımının kaldırılması, dolayısıyla kuvvetlerin tek bir yerde birleşmesi de bence en önemli özelliklerinin başında gelir. Bütün bunlar günümüzde yakın zamanlarda yaşanan bazı gelişmeleri de size hatırlatıyordur umarım.

Schmitt, insanların daima inandırıcı bir değerler silsilesine ihtiyaç duyduklarını ve itaatın ise sadece inançla mümkün olabileceğini iddia etmişti. Bu anlayış ruhbanlaşan bir siyaseti yaşamın tüm alanına yaymayı öneriyordu. Schmitt’in söz ettiği siyasal ilahiyat, siyasal düzenin toparlanmasının, hükmedilemez ve tehlikeli olan insanların egemenin emirlerine kayıtsız şartsız itaati ve inancıyla sağlanabileceğini savunmuştu. Ona göre siyasal olan ile ilahi olanın birleştiği ve egemenliği olanaklı yapan nokta da buradadır. Schmitt’e göre “Mitin gücü, siyasalın gücünde saklıdır.” Siyasal mit, gerçekte irrasyonel veya mantık dışıdır ve ona yalnızca insan inanılabilir.

Hade gelin şimdi de günümüzdeki bir felsefeciye ve onun olağanüstü hal ve siyaset ilişkisine nasıl baktığına bir kulak kabartalım. Giorgio Agamben, Schmitt’ten yola çıkarak “İstisna Hali” adlı kitabını Irak’ın işgal edilmesinden hemen sonra yazmıştı. Kitaptaki ana soru “Siyasal olarak hareket etmek ne demektir?” sorusuydu. Bu soruya cevap ararken, Agamben, “kamu hukuku” ile “siyasal olgu” ve “hukuk düzeni” ile “yaşam” arasındaki ara bölgeyi incelemeye koyulur. Ona göre istisna hali işte bu ara bölgenin vasıflandırılması için önemlidir. Schmitt gibi Agamben’e göre de istisna hali kavramı, siyasal belirsizlik veya bir kriz anında, düzenin devamının sağlanması adına hukukun egemen tarafından askıya alınmasıdır. Agamben için tabii önemli olan, bu hareketteki meşruiyet meselesidir. Egemen meşruiyetini nerden almaktadır?

Bu aşamada hem Schmitt hem de Agamben olağanüstü halin ortaya çıkışına neden olan tehlikelerin, felaketlerin ve krizin, tüm gücü kendinde toplayan rejimlerin meşruiyet kaynağını oluşturduğunu ilan ederler. Öte yandan bu tür meşruiyet gerçek anlamıyla bir tehlike arz edebilir ama bazen bir komplo sonrası da oluşturulabilir. Bunun örnekleri arasında, 1933 Almanya Parlamentosu yangını en önemli örneklerdendir. Agamben’in söz ettiği bazı siyasi hareketlerin yapılabilmesi için “false flag operation” denilen ve insanları galeyana getirmek için yapılan birçok provokasyon olayları da hala daha herkesin hafızasındır. Öte yandan Agamben, modern istisna halini, diktatörlükle karıştırılmasına karşı çıkar:

“Modern kamu hukukunda, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra demokrasilerin krizinden doğmuş totaliter devletleri diktatörlükler olarak tanımlama alışkanlığı yaygınlık kazanmıştır. Bu yüzden, gerek Hitler’le Mussoloni, gerek Franco’yla Stalin, ayrım gözetilmeksizin, diktatör olarak sunulurlar. Ama teknik açıdan, ne Mussoloni, ne Hitler diktatör olarak tanımlanabilinir. Mussoloni, hükümet başkanıydı ve bu göreve yasal olarak kral tarafından getirilmişti, keza Hitler Reich şansölyesiydi ve Reich’in meşru cumhurbaşkanı tarafından bu göreve atanmıştı. Hem faşist rejime, hem nazi rejimine karakterist özelliğini veren şey, bilindiği gibi şudur: Bu rejimler, yürürlükteki anayasaların (ilkinde Alberto yasası, ikincisinde Reich anayasası) varlığını sürdürmesine izin vermişler, yasal anayasanın yanına, keskin bir kavrayışla “ikili devlet” olarak tanımlanmış bir paradigma uyarınca, ikinci bir yapı yerleştirmişlerdir, çoğunlukla hukuki açıdan resmi yapıya kavuşturulmamış olan bu ikinci yapı, istisna hali sayesinde ötekiyle yan yana var olabilmiştir. Bu tür rejimleri hukuki açıdan betimlemek için “diktatörlük” terimi kesinlikle uygun değildir, kaldı ki bugün egemen olan yönetim paradigmalarının analizi için katı demokrasi / diktatörlük karşıtlığı da yanıltıcıdır”

Olağanüstü hal veya istisnai hal, çağımızda bazen küresel boyutlara ulaşabilmekte ve bazı güçlü devletler tarafından başka devletleri baskı veya ambargo altında tutmak, işgal etmek, veya son zamanlarda gördüğümüz gibi bombalamak için de kullanılmaya devam edebilmektedir. Terör tehditleri, uluslararası göç, ülke içi artan ırkçılık gibi olaylar, egemenlerin kendi vatandaşlarına, insan hakları açısından olağanüstü hal için kullanılan “gereklilik” doktrini kullanılarak her geçen gün  yeni yeni sınırlamalar getirmektedir. AB’nin sınırları tekrar çizilmekte, normatif değerlerde büyük erozyon yaşanmaktadır. Bunu son mülteci olayında görmüş bulunuyoruz. 11 Eylül sonrası, ABD’nin, bu saldırıyı kullanarak Afganistan’a saldırması, Irak’ın işgali gibi gelişmeler hep bir çeşit istisnai hal uygulamaları olarak sıralanabilir. Bu heylemlerde uluslar arası hukuk askıya alınmıştı.

Türkiye’ye baktığımızda ise kendilerine karşı üç senedir yapılan her türlü eleştiriyi ontolojik bir tehdit olarak algılayan AKP, son darbe girişiminden sonra üç senedir uygulamaya çalıştıkları adı konmamış ülke bazındaki olağanüstü hal rejimine meşruluk kazandırmışlardır artık. FETÖ adını verdikleri  Hizmet cemaatı ile üç yıldır giriştikleri mücadeleyi fırsat bilip her türlü muhalefeti de susturmak için kullanmaktan kaçınmamaktadırlar. Halihazırda, birçok kişiye yurtdışı yasağı konmuş, cemaatçı veya işbirlikçi ilan edilen binlerce kişi tutuklanmış veya işinden uzaklaştırılmıştır. 15 Temmuz günü asker içerisndeki bazı fraksiyonların (iddiaya göre FETÖ örgütü de bu kumpasın içerisindedir) gerçekleştirilen kanlı darbe teşebbüsü ise onlara her türlü “gereklilik” ve “yaptırım” ruhsatını sağlamış görünmektedir. Böylece alınan olağanüstü hal kararıyla, 20 Temmuz tarihi tüm yasaların askıya alındığı bir dönemin başlangıcı olarak tarihe geçmiştir.

Schmitt’in deyimiyle yeni ilan edilen olağanüstü halin Türkiye’de geçici temsili bir otokratik rejime mi, yoksa daha kalıcı egemen bir otakratik rejime mi dönüşeceğini ise henüz kimse kestirememektedir. Fakat ben bu ortamda Schmitt’in ruhunun yakın bir tarihte Türkiye’yi terk edeceğini maalesef beklemiyorum.

Kaynakça:

Carl Schmitt, Almanya’da Totaliter Devletin Gelişimi,1933.

Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat, 2 Baskı, Münih ve Leipzig, 1934.

Richard Wolin,“Carl Schmitt, Political Existentialism, and the Total State.”

Theory and Society, sayı:19,1990.

Giorgio Agamben, Olağanüstü Hal (çev. Kemal Atakay). İstanbul: Varlık Yayınları.2005

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı