Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Çağlayan Parkı ve su

1963 yılından bu yana kapalı yaşıyoruz.

Dünyaya kapalı.
Uluslararası kurallardan ve ilişki düzeninden kopuk bir şekilde.
1974’e kadar gettolara sıkıştırılmış bir şekilde yaşadık.
Çok özel koşullarda varoluş mücadelesi verdik.
1974’ten sonra ise adanın kuzeyine toplandık.
Kendi yönetimimizi kurduk ama dünya tarafından tanınmadık.
Dünyaya entegre olmadan yaşamaya devam ettik.
Entegre olamadığımız için de dünyada yaşanan değişim ve dönüşümlerden uzak kaldık.
Gerçek anlamda rekabet koşullarından uzak, izole bir düzende sürdürülebilir bir ekonomik modeli oluşturamadık.
Okyanusun içinde ama akvaryumda yaşadık.
Koruma altında…
Kendimize özgü bir düzen kurduk.
Ve bu düzen içerisinde bugünlere geldik.
Kendimizi yenilemeden ve değişimlere direnerek yolumuza devam ettik.
Dışarıdan gelecek öneri ve yönlendirmelere kapalı ve tepkili olmayı ilke haline getirdik.
Geldiğimiz aşamada kimsenin ‘memnun olmadığı’ bir düzen var.
Ama gelin görün ki büyük bir çoğunluk aslında mevcut durumun değişmesine de karşı.
Bu nedenle çökmüş ve bitmiş bu düzene kendimizi mahkum ettik.
Kısır bir döngü içerisinde ayni şeyleri yaşayıp duruyoruz.
Ve yaşadıklarımızdan da ders almıyoruz.
“Bu ülke bizim, biz yöneteceğiz” diyoruz ama gerçek anlamda bu topraklara sahip çıkacak şekilde vizyon ve eylemler ortaya koymuyoruz.
Çalışmamız gerektiği kadar çalışmıyor, üretmiyoruz.
Tüketim odaklı bir yaşam modeli ile yola devam etmekte ısrar ediyoruz.
Kendimizi yenilemiyoruz. Bilgiye, birikime, başarıya ve beceriye değer vermiyoruz.
Takıntılardan kendimizi kurtaramıyoruz.
Günün sonunda ortada gerçek anlamda çökmüş bir yapı var.
Bize Türkiye dışında ilişki ve bağlarımız olmadığı için kimse “Bu şekilde devam edemezsiniz” diyemiyor.
Türkiye de bir şey söyleyecek olduğunda ayağa kalkıyor, ona ‘haddini’ bildirme adına ne gerekiyorsa yapıyoruz.
Hemen yanımızdaki Güney Kıbrıs’a daha çok yakın bir zamanda AB “Böyle devam edemezsin” dedi.
Bir miktar tepki, eylem oldu ama sonuçta Güney Kıbrıs’ta yönetimde olanlar bir şekilde söylenenleri yaptı.
Yapıyı yeniden düzenledi. Aksaklıkları giderdi. Ekonomik anlamda verimsizlikleri, doğru çalışmayan yapıları ortadan kaldıracak adımlar attı.
Peki biz ne yapıyoruz?
En son su meselesinde yaşanan tartışmalara bir bakın.
Dün Çağlayan Parkının önünden geçtim uzun bir aradan sonra.
Adının ‘Ankara Çağlayan Parkı’ olarak değiştirildiği günlerde ortaya konulan tepkileri anımsadım geçerken.
Terk edilmiş, unutulmuş Çağlayan Parkı’na bakarken su konusunda koparılan fırtına geldi gözümün önüne.
Su konusuna da ideolojik takıntılarla yaklaşıyoruz.
Toplum yararına olmayan takıntılarla…
Ve kendimize zarar vermenin ötesine geçemiyoruz.
Yazık ediyoruz.
Bu arada da kaybetmeye devam ediyoruz.
Keşke bu işler öyle kuru kuruya sadece “Biz yöneteceğiz” demekle olsa.
İdeolojik takıntılarla bir şeyler değişse.
Ama değişmiyor ve değişmeyecek de.
Keşke artık bunu anlasak.
Ve keşke artık takıntılardan kurtulup kalıplarımızı kırmaya başlasak.

Maksat düzen değişmesin.
Dünya ile entegre bir şekilde bir yaşam özlediğimizi söylüyoruz ama böyle bir durum gerçekleşecek olsa doğrusu ne yapacağımızı merak ediyorum.