Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Burnundan Soluyan Otobüsler

1980’li yıllarda Kıbrıs’ta yaşayıp daha sonra adadan ayrılan bir arkadaşımız, 30 yıl kadar sonra memlekete geldiğinde sağını solunu şaşırmıştı.

İlk hayret ettiği şey, Girne tepelerinin betonla doldurulmuş olmasaydı.

Buralarının eski halini bildiği için büyük üzüntü duymuştu…

Hatta bana öfkelenmişti de!

Ne hale soktunuz Kıbrıs’ı diye…

Galiba,

Her nesil kendi döneminin arayışı içinde olur…

İngiliz’in adaya geldiği yıl olan 1878’de Menteşzade İsmail Hakkı Efendi hukuk okumak için İstanbul’a gitmiş ve tam 50 yıl sonra adaya gelmişti.

Hakkı Efendi edindiği izlenimleri dönemin Birlik gazetesinde yazmıştı ki o yazı Lefkoşa’nın nasıl değiştiğine dair kıymetli bir evrak niteliğindedir.

Biz de bu yazıyı Poli’de yayınlamıştık hatırladığımız kadarıyla…

Keşke, Menteşzade Hakkı Efendi gibi eli kalem tutan birçok insan kent üzerine yazılar yazmış olsalardı, yaşadıkları dönemin özelliklerini anlatsalardı.

Böylece birçok şeyin bilinmesi, nereden nereye gelindiği daha iyi algılanabilirdi…

Ancak, birçoğu yabancı yazarlara ait olsa da yine de azımsanmayacak kadar kaynak bulunuyor denebilir…

Bir 50 yıl sonrasını tahayyül edersek nasıl bir Kıbrıs resmi çizilebilir ki insanın aklında bilemiyorum…

Ama Kıbrıs meselesinin aynı şekilde süreceğinden emin olabiliriz!

Hakkı Efendi bir zamanların varlıklı ailesi olan ve adlarına vakıflar kurulan Menteşzade ailelerindendi.

Ayasofya (Selimiye) Meydanındaki şimdiki Belediyeler Birliği binası bu aileye aitti.

Hakkı Efendi 50 yıl sonra gördüklerine inanamamış, konağın çevresinde bulunan diğer konaklar yıkılmıştı.

Zaten ilk şaşkınlığı, Lefkoşa’ya gelirken kale kapısından içeriye girmediklerini fark ettiği anda başlamıştı.

Çünkü artık kapılar yerine yollar açılmıştı Lefkoşa’ya giriş ve çıkışlar için.

Neticede, at ve at arabalarının hüküm sürdüğü sokaklarda şimdi asfaltlar üzerinde kendi gürültüsüne gömülen motorlu araçlar vardı ki muhtemelen develerin yerine burnundan soluyan o eski ahşap köy otobüsleri Büyük Han’da konaklamaktaydılar…

Efe’nin kahvesinde tavla oynayarak geçirilen vakitler gibi, Sarayönü’nde bulunan Osmanlı Kıraathanesinde de aynı vakitler geçiriliyordu bir zamanlar.

Üstelik siyaset, kahve dumanı gibi tütüyordu her ikisinde de bitmek tükenmek bilmeden ayrı zamanlarda da olsa.

Meselenin başlığı yine “Kıbrıs”la başlardı!

Ne olacaktı bu memleketin hali?

Dr. Behiç de bu meseleyle uğraştı, Dr. Küçük de.

Gazeteci Remzi Okan da bu meseleyle uğraştı, gazeteci Hikmet Afif Mapolar da.

Şimdikiler de aynı meseleyle uğraşmıyorlar mı?

Bir zamlar bir şikayet ya da protesto yapmak için telgraf çekilirdi, örneğin Müstemlekeler Bakanına.

Şimdi e-mail çekiliyor, örneğin Birleşmiş Milletlere.

Farklı olmayan tek şey içerik.

O da Kıbrıs meselesi…

Ama o burnundan soluyan otobüsler özlenmez mi?

Teklediklerinde hıçkırır gibiydiler…