Köşe Yazarları

BUNDAN BAŞKA NE OLABİLİR?






İngiliz döneminde “örfi idare” uygulanırdı.




Örfi idare “sıkıyönetim” demek.



Sanki sömürge idaresi gevşek yönetimmiş gibi…

O dönemlerde uygulanan olağanüstü yönetim şekillerinin nedenleri elbette başkaydı.

Rumların başlattığı 21 Ekim 1931 isyanından sonra Sömürge İdaresi çeşitli önlemler almış, Kavanin Meclisi’ni kapatmış, kimi Komünist Partisi üyelerini, kimi papazları ve toplam 30 kişiyi ada dışına sürgün etmiş, eğitimi de tamamen kendisine bağlamıştı…

Daha sonraki yıllarda, 1956’da EOKA’nın patırtıları çoğalıp iki toplum karşı karşıya getirilince, İngiliz çareyi örfi idarede bulmuştu.

26 Nisan 1956 yılında sokağa çıkma yasağı uygulanmış ve ilk gece Lefkoşa, Baf Kapısı’ndan Mağusa Kapısı’na kadar ikiye bölünmüştü.

Bundan yaklaşık 4 ay önce, 11 Ocak 1956 gününün gecesi Abdullah Ali Rıza çavuş öldürülmüş, bunun “intikam” ı ilk etapta iki Rum’un öldürülmesi ile alınmıştı.

Artık olaylar bu zeminde sürüklenip gidecek, iki toplumun zihni giderek zehirlenecek, 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti de gelişecek kötü olaylara çare olmayacak, nitekim 1963 olayları ile birlikte Kıbrıs kaynayan bir kazan haline dönüşecekti…

1974 yılına kadar tam 11 yıl kapalı bir dönem yaşanmıştı.

Durum vahimdi.

Ahali perişandı ama hayat her şeye rağmen sürüp gidiyordu.

Zor dönemler yoksulluğu da artırıyordu.

Ekmek, benzin, lambasuyu gibi temel ihtiyaçlar karneye bağlanmıştı.

Landrover araçlarla evlere nohut, pirinç, şeker, tuz gibi gereksinimler dağıtılmakta, ahali rahat tutulmaya çalışılmaktaydı…

11 yıl içinde dışarıdan Lefkoşa’ya girmek, Rum barikatlarındaki sıkı önlemlere dayanıklı olmak demekti.

Aptallıklar iki tarafı da vahim bir noktaya sürüklemişti.

Daha sonraki süreçlerde o güne kadar yaşananların beş beteri yaşanacak, adaya askeri müdahale gerçekleşecek ve İngiliz’in 1956’da Lefkoşa’ya çektiği sınırın bir ucu Mağusa’ya, bir ucu Lefke-Yeşilırmak’a kadar uzanacaktı…

Adanın fiilen bölünmesinden günümüze yarım asra yakın zaman geçti.

Onca görüşme, onca ayrılık ve sözde onca yakınlaşma (kapıların açılması; yeşilhat tüzüğü çerçevesinde karşılıklı ticaretin başlatılması) meseleyi çözüme ulaştıramadı…

Yakın geçmiş tarihe kan sıçramıştı.

Her iki taraftan ölenler ve kayıplar vardı.

Bu durumu yaşayan toplumların tarihi kirleten kan lekelerini temizlemeleri uzun zaman alabilir.

Ama her uzayan zamanın bir sınırı olmalı.

Zihinlere yerleştirilen düşmanlık yerini barış ve sevgi duygularına bırakabilir…

İki toplumun aynı adalı insanlar olarak bir arada yaşamaları yolunda hiç yol yürünmedi denemez.

Bu yolda çaba sarf edenlerin ulaştıkları nokta küçümsenmemeli…

Ne var ki çeşitli vesilelerle doğan fırsatların yakalanmadığı görülüyor.

Herhangi bir afet olayında taraflar telefon trafiğinden ya da mesaj vermekten öteye gidemiyorlar.

Son yıllarda meydana gelen yangınlarda bunların örneği görülmüş, her iki taraf da birbirlerinin elini tutmaktan çekinmişlerdir.

Bu süreçte tsunami olsaydı, birbirilerinin felaketlerini gözleyebilecek kadar siyasi bir körlük içinde olacaklardı…

Diyeceğim,

Tüm insanlığı ilgilendiren bu “salgın günleri” nde birbirleri ile dayanışma, yardımlaşma ve birlikte hareket etme yerine, kapıları birbirlerinin yüzüne kapatan siyasi iradenin çözüm bulması çok zor…

Bundan başka ne gibi bir felaket bekleniyor, insan olduğumuzu ve aynı adada yaşadığımızı anlamak için?

 

 

 

 

 

 





Başa dön tuşu