Köşe Yazarları

BM ile ne köy olur ne kasaba!






Şu anda Guterres’li BM’ler hangi siyasi sorunlarla iştigal ediyor, hangilerinin yetkili ve sorumlu liderleriyle görüşmeler yapıyor bilemiyorum çünkü medyada bile görmek mümkün değil.

Oysa dünya kaynıyor, yanıyor! İnsanlar kendilerini yönetenlere karşı gerçekleştirdikleri gösterilerde asker yada polis güçleri tarafından kurşunlanarak öldürülüyor!

Honk Kong’da, Barselona’da, Şili’de, yanı başımızdaki Ortadoğu’da, (Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da…)

Say say bitmeyen isyanlarla kanlarla yoğrulan bir dünyada yaşıyoruz artık!

Ve biliyoruz ki “yapısal” kusuru nedeniyle 193 dünya ülkesinin bir araya gelerek oluşturduğu BM’ler’le 5 daimi üyeden oluşan Güvenlik Konseyi, elleri kolları bağlı ve çaresiz, “birliğini” yarattıkları  bu kendi “dünyalarının” insanlık felaketlerini seyrediyorlar!

Ki Kıbrıs Türk halkı ilk kez BM’lerle, 1959’larda Türkiye’nin BM’ler Temsilcisi  Selim Sarper’in Kıbrıs’la ilgili yaptığı konuşması nedeniyle tanıştıydı.

Dikkatinizi çekerim.  “Kıbrıs Cumhuriyeti” BM’lerin değil, Amerika destekli Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın uzlaşısı sonucunda kurulduydu..

BM’ler Barış Gücü ilk kez adaya 1963’de   Rumların Türk halkına yönelik Kanlı Noel harekâtını başlatmasından sonra geldiydi. Üstelik “Rum saldırılarına askeri tedbirlerle karşı koymak için değil; İki halkın karşı karşıya gelip çatışmalarını  önleyecek tampon bölgelerde gözcülük yapmak için!

Nitekim gözlerinin önünde pek çok Türk yurttaşı, Rum milisleri ve Eokacılar tarafından yollardan bellerden alınarak katledilirlerken  Barış Gücü de sadece seyretmiştir!

BUNLARI neden mi yazdım?

Son günlerde iktidarı muhalefeti, dolayısıyla başta Sn. Akıncı ve CTP Başkanı Sn. Erhürman, Grans Montana’ya atıfta bulunarak (sanki dünyada bir başka çözüm alternatifi kalmamış gibi ve sanki BM’ler son çaremizmiş gibi) büyük bir aşkla kendilerini “BM’ler parametreleri ve Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde, üstelik Grans Montana’da  Guterres çerçevesinde (altı maddelik çözüm önerilerine) angaje etmişler, “Üçlü Müzakereleri” geçmişin o Grans Montana “bozgunundan” başlatmak için çabalıyorlar!

HA! “Başka çaremiz mi  yoktur?” Evet doğru! Çünkü bu konuda ne kendi içimizde uzlaşıya vardık ne Ankara ile belirgin bir görüş birliğine vardık! Ki neredeyse “Türkiyesiz bir çözüm” denecek de Güney’deki Yunanistan’ı bir yere koyamadıklarından utanıyorlar!

Yani çözümü istemeyen yoktur. Fakat sorunu  önce kendi aramızda çözmeliyiz!

*****

KKTC’DEKİ ŞU ASKERİ ÜSLER MESELESİ!

İlk karşı çıkış Cafer Gürcafer’den geldiydi. İnşaat Müteahhitleri Birliği Başkanı Gürcafer “Askeri Deniz Üssü Limanının” Kalecik’te  yapılmasına karşı çıkmış; Oranın  turistik  yatırımlarımızın gelişmekte olduğu sahillerden biri olduğunu vurgulayarak, yer seçiminin yanlış olduğunu açıklamıştı..

FAKAT Kıbrıs Türk İnşaat Müteahhitleri Birliği gibi ülkenin en büyük yatırım Potansiyeline sahip bir “örgütün”  Başkanı oluşunun yetki ve sorumluğunda, “nereye yapılabileceği” konusunda bir beyanda da  bulunmadıydı!

Oysa bir “Askeri Deniz Üssü” eğer Mesarya Ovasına kurulamayacaksa tabi ki ve ille de bir deniz kıyısında oluşturulacaktır.

KALDI ki Barış Harekâtı öncesinde orası Rum’un askeri üssüydü! Hatta adaya getirdiği askeri araçlarla silahları o üs’ten çıkartıyordu.

Barış Harekâtından   sonra, “her hazır bulduğumuz yere yerleştiğimiz gerçeklerde” oradaki “askeri üsse” de “deniz kuvvetleri” yerleştiydi!

Zannedersem bu tespiti ve alternatifi ortaya koymadan, “hayır oraları   turistik yatırımlar nedeniyle uygun değildir” demek havada kalan bir itiraz oldu!

ÇÜNKÜ o turistik yatırımlar yokken orası zaten “Rumun Askeri Deniz Üssüydü.”

(Harekâttan sonra deniz sahilindeli arazileri  ilk  yağmalanan yörelerden birisidir sözü edilen Harup Fabrikasının çevresi!)

Nitekim KKTC’nin  en ucube yapılanması, derme çatma binaları bu bölgede inşa edildi!

Mağusa Boğazını Karpaz’a doğu çıkarken görürsünüz.. Ve “ne inkişaf ne inkişaf” dersiniz! Nitekim İskele Emirnamesi oraları da kapsamına almaktadır ki bana sorarsanız hepsini yıkıp yeniden ve plan program dahilinde yapılandırmak gerekir.

*****

KISACA TAKILDIĞIM: (ASKER-SİVİL!)

DÜN sorunu Havadis gazetesi de manşetine taşıdıydı. “Turizmin Kalbine  Askeri Üs” diyerek!

Oysa bir askeri üs de Mağusa Gülseren’de vardır! Denizi görmeyen Mağusa’nın tam da  denizle buluşacağı yerdedir..

Üstelik hem “kampı” hem de Karakol sahilindeki gazinosu ile!

ÖTE yandan bir başka “Askeri Deniz Üssü” de Mağusa Limanının içindedir ki daha bir süre önce artık başka yere taşınması gerektiği tartışılırken, şimdilerde tartışması yapılan Kelecik’teki Rumdan kalma o “Deniz Üssünü” işaret ediyorduk.. (En azından bu konuda Köşemde ayazlattığım önerilerim vardı.)

NEDENİNİ de yazayım. Mağusa Limanı kesinlikle yeniden onarılmalı, reorganizasyona tabi tutulmalıdır!

Tarihi “İkinci  Boğaz Feneri” yıkılmıştır! Yıkılmak üzere olan eski Gümrük binasını ise  bizzat Cafer Gürcafer “Mağusa Limanına gelecekler” diye Yahudi Turistler   için restore ettirdiydi de yıkılmaktan kurtarabildiydi!

EĞER şu veya bu şekilde Mağusa limanını Uluslarası Deniz Trafiğine açacaksak ki bir gün olacak, oradaki İngilizden kalma askeri ikmal yerini, dolayısıyla konuşlandığı askeri kampı başka bir yere taşımak kaçınılmak olacaktır.

GERÇEKTE çoktan düşünülüp yapılması gerekenleri savsaklaya savsaklaya “kangren” haline getirdik ki Mağusa limanıyla, Kuzey’de konuşlanan  Askeri Üsler sorunları bu ihmalin sonucudur. Nitekim daha kısa süre önce Girne’de “Askerin muhafaza ettiği Bombalar” kentin içinde  patladıydı!

ÇÖZÜM mü: Anlatırsanız anlarlar! Bu sorunlar diyalog yoluyla çözülürler. Fakat bunu yapmadan gerek Devletin gerekse Askerin “birbirlerine” aldırmadan aldığı kararlar “zorunlu ihtiyaçlardan” kaynaklanmış da olsalar, sonuçta  KKTC’e verdiği zararlar  yönünden yanlıştırlar. Bu kadar basit!






Başa dön tuşu