Türkçe’ye “Sen Uyurken” adıyla çevrilen bir film vardı: While You Were Sleeping… Öyle ahım şahım bir film değil ama döneminin öne çıkan romantik-komedi örneklerinden biri olmuştu. Seyretmeyenleriniz bu saatten sonra da seyretmesin çünkü şimdi spoiler geliyor…

Özetle, yalnız yaşayan ve metroda çalışan başrol kadın karakterimiz, sadece uzaktan gördüğü bir adama âşık oluyor. Şans eseri onun hayatını kurtarıp hastaneye kaldırınca, tüm aile onu adamın nişanlısı zannediyor. Sıcak aile ortamı hoşuna gittiği için bizim kız gerçeği söyleyemiyor ancak bilinçsiz yatan ve nişanlısı olduğu zannedilen adamın erkek kardeşine âşık oluverince işler rayından çıkıyor. Adam uyurken tüm bunlardan habersiz hem tanımadığı biriyle nişanlı zannediliyor hem terk ediliyor hem de eski nişanlısını erkek kardeşine kaptırıyor… Film aklıma nereden geldi biliyor musunuz? Etrafımızda bunca şey olup sonuçlarından son derece geniş ölçekte etkileneceğimiz aşikârken; sanki koma vaziyetinde uyuyormuşçasına tepkisiz olma halimizden… Üstelik bize âşık olan falan da yok… Düşüp kalsak metroda, kim kaldırır hastaneye ondan da emin değilim.
Fakat Pazar sabahı olanlar cidden biz uyurken oldu bu bir gerçek. Çoğunluğun aksine Suriye’de bir dönemin kapanması olarak yorumlayabileceğimiz 61 yıllık Baas rejiminin sona ermesi, benim için sürpriz olmadı. 13 yıldır devam eden iç savaşta artık dönülemez bir viraja girildiğinin sinyalleri aslında bir süredir okunuyordu. Pazar sabahı gözünü “Esad düştü mü” diye açan ve sonrasında gününü ağırlıkla bu eksendeki gelişmeleri takip ederek geçiren kaç kişiyiz bu coğrafyada bilmem. Lakin benim için hayat bir süredir böyle akıyor. Zira 7 Ekim 2023’ten itibaren bölgede yaşanan ve yaşanması muhtemel olan gelişmeler gözümü oradan alamamama neden olurken; 13 yıllık iç savaşta Rusya ve İran faktörlerinin bu denli pasif kaldığı ve bu nedenle ivmenin muhalifler lehine son 10 günde yakalandığını görmek; sonucun benim açımdan şaşırtıcı olmamasının temel nedeni. Şimdi Suriye çok mu istikrarlı olacak. Açıkçası ben pek o görüşte değilim. Ancak üzerinde durmak istediğim temel konu da bu değil. Bölgede haritalar yeniden şekillenip bunca şey yaşanırken bu tepkisizlik haliyle derdim! Artık biri suratımıza soğuk su mu çarpar, karabasan görerek biz mi uyanırız bilmem lakin şu koma halinden kurtulmak şart!
Ülkenin ne iktidarından ne de muhalefetinden böylesi önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde, dişe dokunur açıklama görememek artık beni hayal kırıklığına pek uğratmasa da dünyadan kopuk olma halini içselleştirme biçimimiz gerçekten canımı sıkıyor. Kıbrıs Sorununu, bölgenin bugün yaşadığı temel depremlerin yanında küçük bir artçı olarak bile göremeyeceğimiz aşikârken; “Kıbrıslı Türkler sorunun çözümü noktasında aktör olamıyor” söylemini dillendirenlerin de samimiyet testinden geçtiğini düşünüyorum. Zira en büyük aktörlerin bölgede güç dengeleri üzerinden tepişmesi sürerken; açıkçası ben, Kıbrıslı Rumların da ne kadar aktör olabilecekleri konusunda son derece şüpheliyim. İşte bu noktada son dönemde ısıtılan NATO’ya üyelik söylemi, “İsrail’dekine benzer demir kubbe” haberleri ve İngiliz Üsleri konularına yeniden odaklanmakta fayda görüyorum. Bu noktada; eski Pentagon yetkilisi Michael Rubin’in henüz Kasım ayında yaptığı bir analizde yer verdiği ifadeleri hatırlatmakta fayda var. Rubin’e göre İngiltere Chagos Adaları’nın iadesinin ardından, Akrotiri ve Dikelya üslerini ABD’ye devrederek, Kıbrıs’taki sömürge varlığını sona erdirmeli… Pek çok bilinmeze gebe olan 2. Trump dönemi öncesinde yapılan bu ve benzeri analiz ya da değerlendirme; adına ne derseniz deyin, Birleşik Krallık’ı harekete geçirmeye yetti. Zira siz bu yazıyı okuduğunuz sıralarda İngiltere Başbakanı Keir Starmer adada olacak.
Konu İngiltere Başbakanı’nın “egemen üsleri” ne inip askeriyle kucaklaşıp gitmesi olsa (önceki birkaç Başbakanın yaptığı gibi) pek de üzerinde durmazdık. Ancak Son olarak 53 yıl önce yapılmış başbakan düzeyindeki ziyaret, bölge yanarken, ABD Ada’daki askeri varlığını güçlendirmeye çalışır ve güneyin NATO’ya üyeliği konuşulurken üstelik de garantör bir ülke olarak yapıyorsa bir silkelenip bakalım yani buralara öyle değil mi?
EN SON NE ZAMAN CD’DEN MÜZİK DİNLEDİNİZ?
Malum Kasım ayı hayat pahalılığı 0.78 olarak açıklanınca hepimiz bir rahatladık. Bu vesileyle öğrendik ki, İstatistik Kurumu’nun yıllar önce değişmesi gerektiğini söylediği enflasyon sepetindeki kalemler değişmemiş. Patates ithal etmeye başladığımız güzel memleketin hayat pahalılığı hesaplanırken, artık günlük hayat pratiğinde karşılığı olmayan ürünlerin yer almasının mantıklı bir izahı elbette olamayacağına göre, mizahı elbette yapılır!
HÜKÜMETİ PROTESTO YÖNTEMİ DE DOĞDUĞUMUZ YER GİBİ KADERİMİZ OLABİLİR Mİ?
Dünya giderek çılgınlaşıyor. Bunu her fırsatta yüzümüze vuruyor vurmasına da; örneğin ne alâka Güney Kore’de ihtilal. “Yahu zaten ortam gergin Güney Kore bari sen bir dur” demeye kalmıyor; garip bir şekilde başlayan süreç, geri adım atılmasıyla son buluyor da; halk elbette bunun hesabını sormak istiyor. Sen misin darbe girişiminde bulunan?
Güney Kore’de darbe girişiminde bulunan Cumhurbaşkanı Yoon’un istifasını isteyen halk -4 derecede tekno müzikle demokrasi nöbetine başladı.pic.twitter.com/XfJh7hlevI
— Etkili Haber (@etkilihaber) December 7, 2024
Halk Cumhurbaşkanı Yoon’un istifası talebiyle -4 derece soğukta geniş katılımlı eylemler yapıyor. Ancak son dönemde sıkça dillendirdiğim gibi; muhalefet ederken farklı eylem modelleri geliştirmek gerekiyor. Tıpkı -4 derecede eylem yaparak istifa talep eden eylemcilerin, tekno müzik eşliğinde partiliyor oluşu gibi… Velhasıl doğduğumuz yer gibi, eylemde çeşitlilik de mi kaderimiz dersiniz? “Partileyerek direniyoruz” diyen kazanır benden söylemesi. Ama yok; bizde patates atmaya devam.
































