Köşe Yazarları

Biz niye başaramıyoruz…


Bugün tatil dönüşü, doğrudan siyasete dalmak yerine,  değişik bir format seçtim.
Geçtiğimiz hafta, soluklanmak, biraz da zıvanadan çıkmış bir görüntü veren memleketin, sorunlara çare bulması gerekirken, saçma sapan kavgalara dönüşen siyasetinin bozduğu kafamızı dinlemek için Çeşme Alaçatı’daydık… 
Alaçatı, Çeşme’ye ve tabii denize on dakika uzakta, minnacık bir köy. Tipik bir Rum köyü.
Tarihi taş evleri, plajları, sanat galerileriyle ve de gece hayatıyla Alaçatı’da her günü dolu dolu yaşıyorsunuz…
Lozan sonrası mübadelede Rumlar Yunanistan’a giderken, onların bıraktığı güzelim taş evlere, oralardan göçen Türkler yerleşmiş.


Ana girişteki caddeyle birlikte, topu topu üç sokaktan oluşmuş Alaçatı… Normalde 5 bin civarında olan nüfusu, yazın günübirlik gelenlerle 500 bini buluyor…
Taa 1990’lara kadar zeytin, tütün yetiştirerek geçinmeye çalışırlarken, birden sörfçüler sahilin meşhur rüzgarını keşfetmiş. Yavaş yaşvaş pansiyonculuk başlamış. Evler küçük otellere dönüşmüş, giderek gelişmeye başlamış. Gelişmeyle birlikte, çok akılcı bir kararla Alaçatı, “kentsel sit alanı” ilan edilmiş. Yani yapısının korunması şart koşulmuş. Evler, taş sokaklar aynen korunmuş, yeni yapılanlar da aynı tipte inşa edilmiş. Şu anda sayısı 5’i geçmeyen büyük denebilecekler sokakları muhteşem kafeler, meyhaneler, hediyelik eşya mağazalarıyla dolu. Ancak hepsinde yerel doku korunmuş. Satılan eşyaların her biri, adeta birer sanat eseri. Özellikle de seramikler. Bizzat oradaki yerel sanatçılar tarafından üretilip, dizaynı ve dekoru muhteşem olan dükkanlarda satılıyor…
Alaçatı’da sabahlara kadar yüksek sesli müzik yayını yapılmasına ve özellikle de diskotek açılmasına izin yok. Bırakın restaurant ve barları, kahvelerde bile plastik masa-sandalye kullanılması kesinlikle yasak…
Sakız, bizim bildiğimiz adıyla mezdeki bölgenin en büyük zenginliği. O da tıpkı taş evler gibi turizme kazandırılmış. Muhallebisi, dondurması, macunu, lokumu.
İki katlı “konuk evleri” dışında devasa otel veya apartman görmeniz mümkün değil. Nerede kalırsanız kalın, sunulan hizmet ve satandart hep aynı. Hatta sabah size sunulan ve tamamen bölgesel kahvaltılarda bile standard ve kalite var…  
Kısaca Alaçatı, başlı başına, sıfırdan bir markalaşma hikayesi. Hem de çok kısa bir sürede başarılan bir hikaye.
Dolaştık, dolaştık ve Girne’den beş tane, Bellapais’ten en az iki tane Alaçatı çıkabileceğine karar verdik. Ama biz, tam 40 yıldır, her biri birer turizm harikası olabilecek köylerimizin, kentlerimizin orijinal yapısını yokettik. Hiç birini korumadık, yaşatmadık. Sadece boş bulduğumuz yere çirkin yapılar diktik. Sahillere iskan izni vererek, yerleşim yerlerini denizden koparttık.

Düşünsenize, Girne Kalesi’nin arkasından, Ziya Rızkı Caddesi’ne kadar olan bölge. Venedik imzası var. İtalya’da tıpatıp aynı şekilde kurulmuş kentler korunurken, biz şehrin göbeğinde gettolar yarattık. Oraları gözden çıkarttık. Geceleri rahatça dolaşılacak yer olmaktan çıkarttık. Oysa sadece o bölgede restore edilip turizme kazandırılacak ne çok küçük otel var. Trafiğe kapatılıp turizme açılacak ne çok sokak var. Lefkoşa’nın Surlariçi, Mağusa’nın kaleiçi, bir Akdeniz köyü, bir Edremit, daha niceleri…
Bugüne kadar turizmin başına geçen onlarca insanımız, onlar bu dediğim yerleri bilmez mi? Pekala bilirler, gitmiş, görmüşlerdir. Fakat her nedense böyle bir planlama, böyle bir vizyon kimsenin aklına gelmez. Ne yazık ki biz turizmi, içini tıka basa doldurduğumuz, içerisinde gazinosu bulunan devasa oteller olarak gördük…
Hani hep derler ya, turizm de bir kültür işidir diye, sanırım bizim eksiğimiz bu.

En basiti Arasta. Esnaf sürekli ağlar. Oysa sattıkları her şey Mahmutpaşa patentli. Ne yerli halkın, ne de turistin ilgisini çekecek tek bir şey yok. Dükkanlar, restoranlar özensiz, üçüncü sınıf. Eğer kalkınacaksak, bunların hepsinin değişmesi gerekir. Satılan üründen, kullanılan sandalyeye kadar standardı  yükseltmek zorundayız. Devlet kredi verirken, planlamayı da yapacak. Yapamayan barınmayacak. Bölgelerin değerini ancak bu şekilde yükseltebileceğimizi bilmemiz gerek.
Sonuç olarak üç-beş gün kafa dinleyelim diye gittik ama, her adımda buralarla karşılaştırıp yine kahrolduk, döndük…
Allah vergisi bir ülke, dünyanın hiçbir yerinde olmayan hava, güneş ve deniz. Kısacası herşeye sahip bir ülkede yaşıyoruz. Bizim onlardan farkımız, eksiğimiz ne, biz niye yapamıyoruz diye düşündüm. Sanırım eksiğimiz sahiplenme duygusu. Kısa yoldan ve uzun süreli para kazanmak yerine, kısa yoldan köşe dönmeyi tercih ediyor, herşeyi süratle yokediyoruz…

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı