Köşe Yazarları

Biz bu yolları Türkiye ile yürüyeceğiz de! (Hangi Türkiye ile?)






Hepimizin de kafasında kendisi ile cebelleşen, uğraşan, sorgulayan ve cevaplayan bir “muhatabı” vardır. Ne kadar vurdumduymaz olursak olalım. Kendimizle yarıştırıp kendimizle kıyasladığımız, kendimiz için büyütüp kendimiz için küçülttüğümüz değerlerimizdir bunlar… Dolayısıyla “onlarla sevinir onlarla üzülürüz!” Umutlanırız yahut sükût’u hayale uğrarız…

Türkiye’yi de bu “düşüncelerimin” içine koyarım. Çünkü ben “Türkiyesiz bir kader yolu yürüyebileceğimize inanmıyorum…” Hele Rum şovenizminin sarmalında kendi küçük dünyamıza kıvrılıp huzurlu ve istikrarlı bir hayat yolculuğunun toplumu olabileceğimize hiç inanmıyorum!
Öte yandan. Bugünkü Türkiye’ye günü geldiğinde KKTC’yi de harcayacak şüphe bakıyorum! Ve geçtiğimiz günlerde AB Dışişleri Bakanları toplantısında cereyan eden “başlıkların açılmasına” yönelik tartışmalar esnasında Rum Dışişleri Bakanı Kasulidis’in Türkiye için söylediklerine yürek sızımı koyarak değerlendiriyorum! Çünkü kafamdaki Türkiye mabedini yıkarken, o söylenenlere “doğrudur” diyorum!
KISACA OLAY ŞU: AB Dışişleri Bakanları Türkiye’deki son gelişmeleri ve insan hakları ile arızalanan demokrasisini de gündemine alıp müzakere etmek için 23. Faslı yani “Yargı ve Temel Haklar” ile 24. Faslı, yani “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” başlılarının açılmasına yönelik tartışmalar yaptıydı… “Açılsın” diyen 13 ülkeye karşın her zaman olduğu gibi konu yine Yunanistan ile Güney Rum Yönetimi’nin vetosuna takıldıydı… Bu konuda Rum Dışişleri Bakanı Kasulidis bakın ne söylüyordu:
“Neyi müzakere etmeyi düşünüyorsunuz? Türkiye’de kadın ve erkeğin eşit olup olmadığını mı? Seçimlerden hemen önce Twitter’ın yasaklanarak ifade özgürlüğünün ihlal edilip edilmeyeceğini mi? Binlerce hakim ve savcının yerinin değiştirilip değiştirilmemesini mi? Eğer müzakere ile Erdoğan’ı doğru yola yönlendireceğinize inanıyorsunuz size “kendi işinize bakın derim…”
İŞTE MEDYAYA DÜŞEN BU LAFLARDI! Yüreğimde patlayan dumdum kurşunu gibi yaraladı beni! Çünkü “biz bu yolları Türkiye ile yürüyeceğiz!” Atatürk’ün işaretlediğince “çağdaşlığa” doğru! Oysa artık Türkiye için bir AB hedefi yok! Hedef “Osmanlıcayı öğrenmek!” Hedef “karma okulları” kaldırmak! Hedef İslami akideleri yaşamın her karesine “kanun nizam” olarak nakşetmek!
PEKALA: Bu Türkiye ile yürüyeceğimiz gelecekler ne kadar bizim olacak? Ne kadar Avrupalı ne kadar istikrarlı ne kadar aydınlık?
“Düşünmeyelim mi bunları?” Dedim işte: İnsanın kafasında muhatabı da vardır rol modeli de sevgi ile inancında büyüttüğü değerleri de… Bunların yıkıldıklarını yaşarken, insan da yıkılır tabii!



***********

 

Kısaca takıldıklarım
TC’yi “insan hakları ile demokrasi ve özgürlükler” konusunda kurşunlayan Kasulidis’e nazire, her gün bir başka olayla biz de kendi kendimize kurşun sıkıyoruz! Çünkü hâlâ “eğer yargılarımızın nerede başlayıp nereye kadar ulaşması gerektiğini bilemiyoruz!
Mesela Doğuş Derya… Sosyal medya üzerinden hakaretlere uğramasını kınadıktı. Meclis kürsüsü dokunulmazlığı bir yana kişisel düşünce ve görüşlerinin insanı olarak eğer konuşma hakkına sahip olmayacaksaydı o Meclis’te işi neydi?
Madalyonu çeviriyorum. Toplumsal değerlerden söz ederken devam ediyorum. 1974 ve öncesi olayların acılarını da yaşadık sevinçlerini de. Pişmanlık da duyduk, “oh olsun” da dedik. Buna karşın o Meclis kürsüsü ne kadar “bağımsız ve özgür olursa olsun.” O kürsü insanların vicdanlarında hâlâ kanayan yaraları deşmek, yüreklerdeki sızılarını depreştirmek yeri değildir ama!. Bazı olayların “sessizlikle dinginliğe ihtiyacı” olduğunu düşünürüm. Çünkü o olayları yaşayanlardır asıl acıları çekenler! Hatırlamak istemeyenler!..
Öte yandan: “Kim bilir ne kadar ‘çok’ Rum kadını Türk askerleri tarafından iğfal edildiler” derken o “çok” kelimesine takılıyorum… Mesela kaç “kadın” diye soruyorum?
Kısaca: Cevabı verilemeyecek olayların “tarihi gerçekler” denilerek Meclis Kürsüsünde seslendirilirken en azından tüm Türk halkını ve askerini töhmet altında bırakacak o “çok” kelimesi yerine, “bazı” denebilirdi! Ki öyleydi!

***

GENE O GEÇİCİLER SORUNU: Belki olayların üst üste bindirmesi ile olacak geçtiğimiz haftalarda Kamu-Sen Başkanı Mehmet Özkardaş’ın bir hatırlatmasını es geçtikti! “Hükümet diyordu yine Geçici memurları siyasi baskı aracı olarak kullanacak!”
O eski film! Zaman yürüse, dünün çocuğu bugünün büyüğü olsa, Lefkoşa’ yı seller alsa, her iki buçuk yılda erken seçim yapılsa, akaryakıt fiyatları düşerken dolar düşeni de vursa… “Geçiciler sorunu” bir, “müşavirler sorunu iki” her devrin sorunları olarak gündemin ağalarıdırlar! Ve gene başladık! Üstelik bu kez sözde “geçici istihdamlara” iltifat edilmeyecekti! Yine daireleri belediyeleri geçicilerle doldurmaya başladılar…
Buna karşın. Aralığın başında “Başbakanlık Müsteşarı” imzasıyla yayımlanan Genelgede “Ocak 2012 tarihinden itibaren istihdam edilen tüm geçicilerin işlerine son verileceği” duyuruluyor ve şu izahatta bulunuluyordu:
Hizmetlerine ihtiyaç duyulan geçicilerin 11 Aralık’a kadar Başbakanlığa iletilmesi… İletmeyenlerin işlerine son verilecek…”
Nedir olay? Özkardaş’ın söylediği! “İş dediğiniz aslanın ağzında! Bu duyurudan sonra şimdi insanlar yedi sülaleleri ile birlikte Başbakanlığın CTP’nin kapısına yığılacaklar. Ve sayılacaklar: “Bir, iki, üç, dört…” Hangi oylar etkin ve yetkin, hangi olaylar çok ve sandık garantili ise “ona iş!” Ne iş ama!

***

CUMHURBAŞKANI ADAYLARI: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin propagandaları başladı. Adaylar seçmenlerin gönlüne girmek için halkın içine karışıyor görüşlerini ortalara koyuyorlar… Olması gereken bir seçim kampanyası süreci. Söylenmesi gerekenler de söyleniyor yapılması gerekenlerin vaatleri de yapılıyor… Yani “kabul gören fikirler!” Fakat: Zannedersem seçim propagandaları süresince söylenenlerle vaat edilenlerin ötesinde halkın bir başka beklentisi vardır: Bir: “Seçilirsen ‘bana’ yahut partime ne yararın dokunacak?” Kısaca “senin seçilip Cumhurbaşkanı olman bana ne kazandıracak!”
İki: Seçilirsen bizi şah mı yapacaksın yoksa Şahmaran mı?
Üç: Seçilirsen üniversiteyi yeni bitirmiş işsiz dolaşan bizim oğlanla kızı da görecek misin?
Dört. Seçilirsen konuştuğumuz arazi vardı ya. Bağlayacak mısın? Ve ilahi… Yeter ki seçilsin gayrı!

***

İNSAN DİNİNDEN UTANIR MI? Utandırdılar! (Bilmiyorum ama hâlâ göğsünü gere gere “elhamdülillah ben Müslümanım” diyen bir dini bütün insan kaldı mı?)
İnsan insanlığından utanır mı? Utandırlar! (Kıyarak, insanların kafalarını bedenlerinden kılıç darbeleriyle ayırarak, insanları diri diri yakarak, kadınlara tecavüz ederek, katledip toplu mezarlara koyarak, utandırdılar!)
İnsan böylesi bir dünyada yaşadığı için kendine lanet eder mi? Lanetlediler! (Din uğruna cellatlık yaparak, din uğruna savaşarak, İslam adına dereler gibi kanlar akıtarak, kentler memleketler yakarak lanetlediler!)
İnsan Allah’ına bile isyan eder mi? “Ettirdiler! Bu katiller güruhunu, bu eli kanlı din simsarlarını, bu sansarları, bu hayvanları cezalandırmadığı için, evet insan Allah’ına da isyan eder!)
İŞİD, El Kaide ve ötekiler! Din’e Allah’a sığınan katiller… Yok mu bu dünyada bu “canavarları” durduracak bir kuvvet? Allah hepsini de kahretsin. Yok işte!







Başa dön tuşu