En Üst

25 Eylül 2017

. BİR YAZ’IN HESABI

Haber İçi Üst
Haber Yazı İçi

Bir “yazın” hesabıydı kaleminden damlayan..

Güzdü… Herkes dökülen yapraklarını saymakla meşguldü. Eylülde kimse gelmediği gibi bekleyenler de birer birer gitmişlerdi. Bütünleme mevsiminin adı da değildi artık sonbahar. Ama dünyalıların hepsi bütünlemeye kalan yaşamlarıyla teklemişlerdi. Kolesterolden önce kalpler “tek tek basaraktan” kirlenmişti. Kaptan da çoktan “adım sonbahar” diyerek meçhule giden gemiye binip, terk etmişti buraları. Kadın biliyordu ki, içinde yolculuk yaptığı gemiye bir kaptan daha gelmeyecekti. Bir kaptan daha gelmeyecekti, şiir Hazan mevsiminden yitik bir zamana göç ederken… Hayat, yapraklarını döküyordu et kokusu sinmiş aşkların üzerine… Her yer çiğ et kokuyordu. Parça parça pazarlanıyordu bacaklar, göğüsler, dudaklar aşkın o kirletilen kimliğine… “Adını mıh gibi aklımda tutuyorum” diyen aşklar o şiirin içine gizleniyordu…

Eski bir sonbaharın hiç aralık vermeden sayıkladıklarıydı bunlar. O eski sevgililer de o son gemiye binip gitmişlerdi kaptanla birlikte düşler ülkesine… Çekip gitmişti ocakta fokurdayan çay, akşam yemeklerine sinen vuslat muştusu, çıkıp gitmişti aşkın o baygınlık veren bildik tutkusu. Topraktan başını kaldıran tohum gitmişti, ovalarda hışırdayan hasıllar, bir gece aniden hep birlikte çekip gitmişlerdi. Böyle bir sabaha uyanmıştı kadın. Etrafta derin bir hüzün vardı. Çamurlu sokaklarda kirlenen ayakkabılarına ve paçalarına aldırmadan karşısında durduğu “gancelliye” uzandı… O anılarındaki evin beyaz boyası kalmamış paslı kapısının ardında bir oğlan çocuğu gözlerini dikerek karşıladı onu. Kadına gördüğü en güzel yüzün o olduğunu düşündüren, sevgi ile öfke arasında gidip gelen bir oğlan… Belli ki kendi çocukluğunun hesabını soruyordu biten bir yazdan. Yalnız sandalyelerden, saçaklardan, kuru dallardan, düşen yapraklardan, renksiz bir aralıktan en çok da sonbaharın göbeğinde duran kadından hesap soruyordu. Onu devamlı bir hüzne mahkum eden, inceliklerini boynuna bir ilmek gibi geçiren, zayıflatan, sorgulayan ve durduran bir yazın ardından hesap bekliyordu. Elinde bir kalem, bir de kağıt kendi sırasını, kendi hesabını, kendinin nasıl büyüdüğünün hesabının verilmesini bekliyordu kadından…

-Bu sadece biten bir yazın değil, yazının, yazısızlığın, yazılışın, yazgının da hesabıydı.-

Yağmurun delice yağdığı bir gecenin sonrasındaydı. Derin bir hesap içinde bulmuştu kendini. Gri ve sarı renklerin teslim aldığı bir avluda, kendi kendini arayan, kendi yazını sorgulayan, kendi yazgısını mahkemeye çıkaran sorgulu, arzulu, burgulu, eziyetli, endişeli, kırgın, gülen, güzel hallere giren çıkan biriydi… Tüm gördüğü yüzler, maruz kaldığı sorular karşısında daha fazla ayakta duramadı, yağmurdan ıslanmış demir sandalyelere oturdu. Islanması falan umurunda değildi. Taş masanın üzeri sararmış yapraklarla doluydu. İçilen kahvelerin, atılan kahkahaların, sohbetlerin izlerini arar gibi soğuk mermere dokundu. Önünden koca bir sonbahar gelip geçiyordu. “Bu bir son değil, başlangıç olmalı” diye düşündü… Biten bir yazın, yazılamayan bir yazının, reddedilen bir yazgının da ifadesiydi. Önünden türlü ifadeleriyle kendileştirdiği yüzler geçip gidiyordu… Kalemini kağıdını biten bir yazın ardından geri almalıydı. Geçen bir yazın öyküsünden kendini, hesabını çağırmalıydı masaya.. Ondan hesap soran tüm yüzler masaya oturdu. Herkes kendi çıkınında biriktirdiği ne varsa koydu masaya. Önünde şimdi çocukluğu, korkuları, takıntıları, ışıltısı, karanlığı, acısı, aşkları, farklı farklı zamanlarda yaşadıkları vardı… Sonbahar da, kendi kendiyle hesaptaydı…

GÖZYAŞIMI “CEMAL”İNE KAZIDIĞIM

Oğul
Can suyu gözlerinden akmakta
Mavi düşler ülkesi yüzünde
Tan ağarmakta
Yağmur dirilmekte oğul
Güneş yıkanmakta
Sen doğmaktasın oğul
Yaşam başlamakta
Yaşamın rahminden kopup geldin, HOŞGELDİN. Yüzümün saklı anlamlarının acısını anlatan isminle, susuz, densiz, sözsüz bir dünya takviminin sararan ve dökülen yaprakları arasından gösterdin CEMAL’ini. Etraf serinlemiş, deniz aşkından sularını köpürtmüşken, geldin tam 6 yıl önce… Göçmen kuşları bile erteledi gidişlerini; aşk kendi deliliğine şaştı sen gelince. Beti benzi atan bir öğlen vakti verdiğim savaşın ortasına geldin. Ruhumdaki yükün ağırlığı olanca gücüyle zorlarken bedenimi ağladın, güldün, zorlandın, hoş geldin…
Hoşlukla değil, boşlukla dolu bir insanlık düzeninde susuz toprağın kurak geleceği oldu buluşma yerimiz. Sana nice acılar garantisiyle dolu yılların yorgunluğunu hazırladım. Seni delinmiş gökyüzü, rengi atmış mavilikler, içi samanla doldurulmuş düğünler, şiirsiz geceler, sevişmesiz döllenmelerle yıkanmış insanların memleketinde yere düşmeyen bir sevdanın çığlıklarıyla bekledim. İnan, sana daha iyi bir yer, kendime daha iyi bir yol bulmak isterdim. İçimle, düşümle, acımla, şiirimle, kitabımla, gözyaşımla besledim seni.
Yenilmeden kendime, kendimden çok büyütmek için, sana döndürdüm yelkenimi. Sonbahar gecelerinde direnen yasemin bildi. Yaprağını kalkan yapan çam gördü gözleriyle. Bahçede uğuldayan rüzgar sezdi geleceğini. Verandalarda gizlenen sohbetler tanık oldu upuzun gecelerde. Sözsüz anlaşanlar, sözlerle kavuşanlar, var olmadan doğuranlar, kimliksiz dolaşanlar sardı etrafımı. Ezberledikleri kavuşmaların empozesini dökerken eteklerime, ağrılı gecelerimde bir-bir hepsi boğazıma yapıştı. Öğretilerini öğrenmemek, bildiklerini reddetmek, gördüklerini sahiplenmemek inadıyla sarıldım sana. Ters yolların istikametine diktim gözlerimi. Yasaksız, bağımsız açan kına çiçeğinin rengini verdim adına. Sana çatlamış narın kan kırmızısından bölünmeler ayırdım. Ağrılıydım, dudak kenarımdaki çıkınımla çıplaktım. Yorgundum kendime, terimle çıktım karşına. Sense, geldiğin ülkenin bilinmezlikleriyle karşımda baştan aşağıya gerçeğimdin. Bildiğim duaların bilincinde, yazdığım satırların derininde, okuduğum kitapların ötelerindeydin. Etrafta atılı çöpleri, çöpe dönen bedenleri, artık, atık gibi yaşayan kimlikleri ayıklayamadım buluşmamızda. Maden kazalarındaki ağlayışları, kapkara kaderiyle dönen insanlığı, tacize uğrayan çocukları, aç kalan insanları, savaşları, yok edilen çevreyi, ısınmayı, soğumayı, volkanı, ozonu… ayıklayamadım buluşmamızdan.
Gerçeklerin en kör noktasında, hazırlıksız, rötuşsuz, makyajsızlığımla gör ve bil istedim geldiğin yeri. Dört bir yanı duvarla çevrili adamızın çıkmaz sokağında baktım yüzüne. Lefkoşa’daki yaseminin kokusunun yerini sokaklarda bambaşka kokular aldı. Mağusa’nın surları yetemedi kendini korumaya. Etrafta arabesk şarkılar lahmacun tadında bir yaşamı pompalarken çıkıp geldin. Çıkmazlıklarımla dolu kapılarımın, rengi atmış yarınlarımın, muştusuz imzalarımın delici yalnızlığını bil istedim. Sen, “acıların hazırlıksızlığıyım” dedin ve ağladın. “Delirmelerin kırılma noktasıyım” dedin ve sustun. “Çılgın sevdaların kanıtıyım” dedin ve uyudun. Seni sen yapan gerçeğinle sardım sarmaladım kanamalarımı. Sarılmayan nice açık yaranın rengi bulaştı üzerine. Kanına dolaştı, damarlarına karıştı karmaşam. Göbeğimden göbeğine yol olan bağı kestilerse de beni sana seni bana bağlayan o şiirsel, o derin, o dipsiz, akıl almaz, iflah olmaz aşk bağlandı yaşam kordonuyla. Eziyetli bakışım bakışına dolaştı. Ayıklayamadım düğümlenen sezgilerimi senden. Sen, çırılçıplak gerçeklerle dolu, ezbersiz bir yarına çıkıp, geldin. Hoş geldin. Karşında sözün bittiği yerde, aşkın sana dönüşmüş gerçeğindeyim.

DE Kİ!
De ki rüzgara
Bu ağrılı ekim öğleninde
Gözleri çocuk bir hal ile
Buluttan nem kapıp dağıldığımı

De ki yağmura
Bu kurak coğrafyamda
Henüz olgunlaşmamış meyvelerimin
Bir nihavend makam ile dalgalandığını

De ki denize
Başakta sarı, yüzümde mavi eksilirken
Zamanın cahil öğretmeninin
Çalakalem çizgilerle yüzümü yaraladığını

De ki buluta
Vakitler yenilgi ve yanılgıyı gösterirken
Senden size dönen hiç bir çoğul ekini
Heybemde barındırmadığımı

De ki hayata
Tozlu, topraklı bu öğle vaktinde
Gülümsemesine bir kuş yuva yapmış
Kanatlarına uçmak için
Şiirler takmış…
B.B.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
canlı bahis, maç tahmini, yeni giriş adresleri, bahis danışman