1996’da durdu zaman onun için…
Oysa, O’ndan geriye kalanlar, bu utancı 18 yıldır yaşıyor…
Bir mezar taşından çok daha fazlasıdır Kutlu Adalı’nın yattığı yer…
Orada, bir düşünce yatar…
Bir meşale yanar geleceğe…
Bir meşale aydınlatır, “demokrasi olmadığını” görmemizi sağlar…
Biz o dönemi, o dönemki aklımızla doğru algılayamadık…
1994- 1995 döneminde Yenidüzen Gazetesi’ndeydim…
Her gün, saat 16.00 gibi kapıyı sağ eliyle üstten açardı…
Sol elinde mutlaka yazısının yazılı olduğu kağıt vardı…
Önce, küçük süs köpeği girerdi içeriye…
Ardından da Kutlu Adalı…
Kısa bir sohbetin ardından, yazısını bırakırdı… Perihan Eraslan varsa o yazar, yoksa Fikret Betmezoğlu, ya da son çare ben…
İmla hatası olmaması için de Yenidüzen’deki az sayıdaki bilgisayarın başına oturur, defa defa yazsını okur, sonra da giderdi.
“Çirkin Politikacı Pof” diye bir kitabı vardı… O’nu hediye etmişti.
Aziz Nesin’in “Zübük” karakterine benzer, Kıbrıslı bir politikacı karakteriydi. O kitabı hediye etmişti bana…
Köyden Lefkoşa’ya, evlenip kiraya, kiradan evime derken…
Bir de arada gazeteden gazeteye geçtim. “Çirkin Politikacı Pof” kitabını bulamadım… Ama mutlaka okunması gerekiyor bir daha…
Ülkemiz siyasetçisinin “söz- vaat- oy- rant” üçgeninde kurguladığı KKTC gerçeğini anlatan kitabın yanında, yazıları da buna paraleldi Adalı’nın…
***
Irkad’ın halen içi yanık
“Gazeteci olarak, bir başına Sevgül Uludağ mücadele etti o zaman” dedi Ulus Irkad…
Dün kısa bir sohbet yaptık.
Maalesef, Uludağ dışında, hiçbir gazeteci ve gazeteci örgütü o dönemde bu olayın üzerine gidemedi.
Şimdi adına ödüller, mezarı başında anmalar, güzel tamam da…
Şimdi gazeteci olarak olayların üzerine gitmekte gösterdiğimiz kararlılık ve özgürlük, maalesef o zaman sergilenemedi…
Yeniçağ’da Adalı ile paralel yazılar yazıyordu Ulus Irkad.
Müdürü olduğu okuldan, öğrencilerinin gözü önünde tutuklanarak götürüldü.
“1 TL” KKTC’yi dolandırdığı gerekçesi ile 15 yıl hapsi istendi. Evinde yapılan aramada, kardeşine ait bir “kaset” bulunduğu için…
Öncesinde, “Kutlu Adalı ile birlikte seni de öldürecekler, korunun” mesajını aldı, bunu Adalı ailesine de iletti.
Adalı öldürüldü, Irkad, günlerce, aylarca öldürülme korkusu yaşadı…
Irkad, “göstere göstere gelen ölüm” nedeniyle, halen acı çekiyor.
Sohbetimizde, şunu söyledi:
“Bana bir Baflı istihbaratçı gelip beni arabasına aldı ve birlikte çıktık. Ve bana Kontrgerilla grubunun öncelikle Kutlu Adalı’yı ve beni de vurmaya karar verdiğin söyledi. Yazı yazmamamızı söylediler ve bana gidip Kutlu Adalı’ya konuşmamı ama telefon kullanmamamı söyledi.
O istihbaratçı derin devlete bağlı Kontrgerilla grubunun öncelikle Kutlu Adalı’yı sonar da ikinci adam olarak beni vurmaya karar verdiğini ve dikkatli olmamı söylerken, yazı yazmamam konusunda da uyardı. Ben, St. Barnabas olayı ile ilgili Kutlu Adalı ile istişare ediyor, bu konuda ısrarla yazılar yazıyordum.
O günlerde Lefkoşa’ya gittim ve İlkay Hanım, ben ve Hüseyin Çakmak bir arabada konuştuk.
Ben o zamanlar da Yeniçağ’da yazıyordum. Kutlu Beyle devamlı istişare içindeydim. Ondan ben de bilgi alıp yazıyordum.
Bilhassa St. Barnabas konusunda yoğunlaşmıştık ikimiz de. Bu arada Türkiye’den Fikret Başkaya ve ÖDP lideri gelmişti. DAÜ’de konferans vardı.
Kürt öğrenciler tutuklandı ve bana telefonla gizli oldukları bir yeri söylediler. Oraya gittim. Ama polis benim telefonlarımı dinlediği için oraya pusu kurdular ve ben oraya gittiğimde polis beni tutukladı. Gece bıraktılar.
Ertesi gün ise sınıfta ders yaparken dört polis beni gelip tutukladı ve beni karakola götürdüler.
Orada işin ciddiyetini de anladım.
Bu gidiş adam vurmaya kadar gidecek dedim ve artık temkinli davranıyorduk.
Telefonlarımız dinlenmekteydi. Takip ediliyorduk. Yani anlayacağın durumlar böyle.
Tabi ki Kutlu Bey vurulunca çok sarsıldım. Çünkü artık ölümün çok yanıma yaklaştığını anlamıştım. Maalesef yaşadık. Hadi onu bırak daha sonar UHH kuruldu ve bana karşı kampanyalar devam etti. Bu defa da hedef bendim. Başıma birçok belalar getirdikler ve beni mahkemelerde süründürdüler. Okulumda müdürdüm ama beni attılar.
Bana çok baskılar yaptılar. Soruşturmalar gırla. Her gün soruşturma açılıyordu aleyhimde. Bu arada 15 yıl hapsimi istediler. Beş yıl sürdü. Kardeşim Hamza’nın bir kasetini buldular ve kasetin ithal edildiği senaryosuyla KKTC’yi 1 TL dolandırma suçuyla, bak, dikkat et 1 TL KKTC’yi dolandırma suçuyla beş yıl 2005’e kadar yargılandım.
15 yıl hapsimi istediler. Anlıyor musun? 1 TL dolandırma suçuyla 15 yıl ağır hapse mahkum etmeye çalıştılar beni. Fakat Hüseyin açıkça söylerim, yanımda Sevgül Uludağ hariç birini bulmadım. Sağ olsun en fazla desteği Sevgül’den buldum. Çünkü amaç siyasiydi.
İşte bizdeki demokratik yapı ve hukuk yapısı. Hüseyin insanları işte böyle benilettiler bu ülkede ve bu toplumun ağzına böyle yandılar.
Yani baştaki liderliğin de despot ve totaliter zihniyetinin de bunda büyük bir rolü var muhakkak.
Yüzleşmek lazım. Yani bunu açık formlarla medyada da tartışarak yüzleşmek lazım. İşte bana göre geçici onuncu madde bu yüzden çok önemli. Yani bu madde orada kaldık sonra bir şey de olmayacak maalesef.”
Yüzleşmeliyiz ve özür borçluyuz
“Şimdi daha demokratik bir ortam var” diyoruz ya…
Kendi kendimizi kandırıyoruz.
Türkiye’de askerin kışlaya çekilmesi ile birlikte, burada da bir özgürleşme ortamı olduğu muhakkaktır.
Ancak, KKTC anayasasındaki geçici 10’uncu maddenin varlığı, “ileride eskiye dönülmeyecek” anlamında da değildir.
Ve biz…
Geçmişimizle yüzleşmedik…
“Türk’ten Türk’e cinayetler” sürecini aydınlatmadık. “Vatana ihanet” safsatası altında öldürülen sadece Kutlu Adalı değildir. Öldürülenler, öldürülmek istenenler…
Bütüne baktığımız zaman, “Devletin” bir çok insana özür borcu vardır.
Öldürülen Kutlu Adalı’ya da…
Ölüm tehdidi ile yıllarca yaşayan Ulus Irkad’a da…
Ve ismini burada sayamadığım birçok kişiye de…
Yüzleşmeli… İtiraf etmeli… Özür dilemeliyiz…
Gelecek, ancak bu şekilde doğru yazılabilir.
Geçmişi “faili meçhul” dolu bir toplumun, bugünü de geleceği de demokratik tasarlanamaz…
Hepimize yazık…
***
Son veda…
.jpg)
“Sopa ve Sıpa”, Kutlu Adalı’nın son yazısıydı… Bu yazıyla “veda” etti topluma, ertesi gün veda edeceğini bilmeden… Ama bu yazı, 6 Temmuz 1996’dan bugüne… 18 yıl aradan sonra da halen “güncel” mi, sabırla okuyup karar verelim hep birlikte… “Adalılar ölmez” diyerek…
SOPA VE SIPA
Anavatan- Yavruvatan” politikasından vazgeçmeliyiz. Bu politikanın ruhunda acındırma vardır, acizlik vardır, sızlanma vardır, dilenme vardır, tembellik vardır, kolaycılık vardır, hazırlopçuluk vardır. Ananın memesindeki sütü, emme basma, tulumba gibi emerek sömürme vardır, muhtaçlık vardır, boyun eğme vardır, şamar vardır, tokat vardır, tekme vardır, baskı vardır, sopa vardır, ama kişilik, kimlik, gurur, onur yoktur.
İnsan Anavatan-Yavruvatan politikasına yattı mı politika, siyaset üretemez, kültürü de yok olur, toplumsal yapısı da, kendine özgü yasaları, kuralları, tüzükleri giderek yok olur, Anavatan hukukuna teslim olur. Köylüsünden askerine, manavından memuruna, öğrencisinden öğretmenine, polisinden aşçısına, bakkalından bankacısına, makinistinden işçisine, hacısından hocasına gazetecisinden gazetesine, adi suçlusundan mali suçlusuna devletin yapısı değişir. Devlet dediğin
kuruluşun başı dik olur. Siyasal ve bağımsız erk sahibi olan halkı, nüfusu, başkanı, hükümeti, meclisi, kurum ve kuruluşları olur. Dış denetlemelere, baskılara, dayatmalara bağlı olmaz. Devlet Başkanı, kendi devletini temsil eder. Devlet Adamı, kendi yönetimi altında örgütlenmiş halkına karşı sorumluluk duyar. Ülkesinin değerlerini koruru, üretimini başkalarına teslim etmez, tüketici durumuna düşürmez. İnsanını yoksullaştırmaz, göçe zorlamaz, nüfusunu eritmez, gelen Türk, giden Türk demez. Halkına değer verir, halkına saygı duyar halkını yüceltmeye çalışır, ezdirmek için politika üretip koltuk işgal etmez. Bir devlet Başkanı, bir Devlet Adamı Anavatan-Yavruvatan politikasına yattı mı, elini de kaybeder kolunu da.
Çok sürmez boynunu da kaybeder, ne devleti kalır, ne cemaatı, ülkesini kaymakamlar, valiler yöneti, han kapısına dönmüş yavruvatanın her köşesinden Ahlar Vahlar baykuş sesi gibi acı acı yükselir.
Anavatan-Yavruvatan politikası, gelen Türk giden Türk, ölen Türk, öldüren Türk politikasını doğurmuştur. Bu politikanın altında ezilen halk sesini çıkaramaz, özgürlüğünü, bağımsızlığını, kimliğini, kişiliğini göremez olmuştur. Şairler bile Anavatan edebiyatı içinde eriyip gitme zaafına düşmüşlerdir. Dikkat edilirse “Ah, vah” sesleri hep adi suçlar, hırsızlıklar, soygunlar, kaçakcılıklar, tecavüzler, cinayetler arttıkca yükseliyor. Devlet yok olmuş, nüfus eriyip gitmiş, değişime uğramış kimse ağzını açıp “Ah-vah” etmiyor. Bir hırsızlık, bir tecavüz, bir soygun, bir cinayet olayı karşısında çıkartılan “Ah-Vah!” seslerinin güncel olaylara tepki niteliği dışında bir etkisi olamaz. Bu adi olaylar karşısında “Ah-Vah” çekeceğimize kişiliğimize, kimliğimize, özgürlüğümüze sahip çıkmalıyız.
Geçtiğimiz hafta “Anavatan-Yavruvatan, gelen Türk giden Türk” politikasıyla uyutulmuş, maaşa ve yardımlara bağlanmış halktan yine “Ah-Vah!” sesleri yükseldi. Kimin nasırına basıldı, kim öldürüldü, kaç bıçak darbesi yedi, diye günlük toplumsal dedikodu altında merağımızı gidermeye çalışırken, bir de ne görelim bir şehit kızını kaçırmışlar, tecavüz edip kaçmışlar. Herkes işini gücünü bıraktı “F” adlı şehit kızının Filiz mi, Fidanı mı, Feride mi, Meriha mı, Fatma mı, Fatoş mu, Firdevs mi olduğunu öğrenmeye koyuldu. Herkesin merağı nasıl oldu, kim yaptı, nasıl yaptı?
– Böyle şey olur mu?
– Olur, daha da olacak!
– Böyle şey yapılır mı?
– Yapılır, daha da beteri yapılacak!
Eğer kimliği, kişiliği, herşeyi elinden alınmış bir toplum durumuna düşmüşsek ve hiçbir tepki gösterememişsek, vatansever solcuları, aydınları, yazarları, öğretmenleri, sendika yöneticilerini, işçileri hain gözlerlere görmüşsek, seçimlerde oyumuzu yanlış politikacılara vermişsek, başımıza herşey gelecektir. Boyun eğdiğimiz, sindiğimiz sürece eriyip yok olmamız açınılmazdır. “Anavatan-Yavruvatan” söyleminin cazibesine pek kapılmayınız.
Yavru elden gitmiştir, ortada artık Ana vardır.
Ana bu, döver de, sever de!
Şehit kızına tecavüz edenlere, çok şükür henüz nesli tükenmemiş olan Yargıç ne demiş:
“KKTC Dingo’nun Hanı değildir…
Sizin yüzünüzden bu toplum rüyasında bile görmediği suçları ve çirkinlikleri görmeye başladı…”
Gerçek şu ki, maleser KKTC Dingo’nun Hanından daha beterdir.
Bu handa A’dan Z’ye her şey değişmiştir. Değişmeyen saf kalan yalnız yargıçlardır, savcılardır, avukatlardır. Çok yakın gelecekte onlarda Anavatanlaştırılacaklardır. Ve böyle gerçeği dile getiren İlker Sertbay gibi nesli nadir bulunan yargıçların yerini “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” diyen yargıçlar olacaktır. (Kutlu Adalı’nın son yazısı)
































