Gece ve gündüz akıp gidiyor…
Durmamacasına…
“Zaman”dır bu!
Ama zamanı biz böleriz günlere, saatlere, takvimlere…
Yani,
Hayat zaman bölü zamandan ibaret, ya da zaman çarpı zamandan.
Ya da başka bir şey…
Veya zaman diye bir şey yoktur aslında…
…
Gelir geçer yıllar…
Anılar geride kalır…
Tüm yaşanmışlıklar…
Ne varsa…
Geriye bakıldığında,
Bir sis perdesi gibi…
Her şey hayal meyal…
Acılar ve sevinçler…
Zaferler ve yenilgiler…
Yaşanan her şey anı olur…
…
Hangi ihtimal yaşatabilir anıları…
…
Anı kaybolmak mıdır?
Yaşatmak mümkün değil mi anıları?
O ev artık yoksa, o sokak, o ağaç artık yoksa…
O park, o parktaki salıncaklar, o tahta kanepeler…
Hatta o bahçıvan yoksa…
Bir şeyler yitirildi demektir…
O sevgili yoksa, o mektuplar, o ellerdeki ilk sıcaklık, gözlerdeki ilk mana…
Yoksa…
Ve büsbütün kaybolmuşsa,
Neye yarar geleceğe dair düşler…
…
Halbuki kaç mehtaba değerdi gözleri…
…
Gece ve gündüz yine akıp gider…
Hiç durmamacasına…
Güneş, yine doğudan yükselir, lodos yine güneyden kalkar…
Anılardan habersiz…
Hayat bir ağaçta toplanan yapraklar gibi mi?
Yapraklar gibi dökülünce kaybolup biter mi her şey?
Ne kalır geriye…
…
Yaşanan hayatın, yaşanan her şeyin önemi olmalı…
Evet,
Teker teker her şeyin…
Evler, hanaylar, ahşap kapılar, tahta çeyiz sandıklar, kök aynalar, hasır sandalyeler…
Tepeden tırnağa ne varsa…
Ve o insanlar…
…
Geride kalan ne varsa…
Büsbütün anılarda yaşar…
O sokak, o ev, o bahçe, o mektuplar, o mektuplardaki satırlar, o satırlarda adamı deli eden hicran ya da vuslat vakitleri…
Hani bazen kavuşmak, bazen kavuşmamak…
Bir yağmur vakti, ya da ne bileyim bir bahar vakti.
Hesaplanmamış anlarda belki de…
Nasıl geçerse ömür…
Yani,
Ne varsa yaşanan…
…
Bir ihtimal olmalı…
































