BESA: Bir Arnavut yemini

22 Mayıs 2016 Pazar | 16:06
Drita Veseli eşinin çalıştırdığı fotoğraf stüdyosunda
Drita Veseli eşinin çalıştırdığı fotoğraf stüdyosunda
Latif Aran
Latif Aran
latifaran@hotmail.com

2015’in Eylül ayıydı. İsrail’in neden Suriyeli mülteci kabul etmediğini soran bir gazeteciye İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu oldukça kısa bir yanıt vermişti: “İsrail, çok küçük bir ülke”.

Oysa, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin zulmünden kaçan Yahudiler için Avrupa’da evlerinin kapılarını sonuna kadar açan bir halkın yaşadığı ülke de oldukça küçüktü.

Bu ülke, nüfusunun büyük bir bölümü Müslüman olan Arnavutluk’tu.

Nadire Proseku eşinin fotoğrafı ile birlikte
Nadire Proseku eşinin fotoğrafı ile birlikte

1939 yılında Arnavutluk’u İtalyanlar işgal etmişti. İtalyanlar bir süre sonra teslim olunca, 1943 yılında Arnavutlar ikinci kez işgale uğradılar. Bu kez işgalciler Almanlardı.

Avrupa’nın üzerinde kapkara bulutlar esiyordu. Almanlar, Kuzey cephesinde biraz hırpalansalar da, hala bütün Avrupa’yı titreten bir güce sahipti. Yahudilere karşı işgal ettikleri diğer ülkelerde bir soykırım siyaseti izleyen Almanlar, özellikle İtalyanların işgali sırasında, Avrupa’dan kaçan pek çok Yahudi’nin Arnavutluk’a geldiğini ve burada saklandığını biliyorlardı. Savaş öncesinde Arnavutluk’ta yaşayan Yahudi bir azınlık da vardı.

İşgalin hemen ertesinde Almanlar, Arnavutluk’taki Yahudilerin bir listesini istediler. Avrupa’dan Yahudilere yapılanlar ile ilgili kötü haberler geliyordu. Arnavutlar, bu gelen haberlerle, böyle bir listenin aslında “ölüm listesi” olacağını biliyorlardı.  Bütün ısrarlara rağmen bir liste vermeyi reddettiler. Almanlara, “Biz Yahudilere BESA’mızı verdik. Onlar artık bizim himayemiz altındadır. Ailelerimizin birer parçasıdır” dediler.

Almanlar her yeri didik didik aradılar. Yahudileri sakladıklarından şüphelendikleri Arnavutlara işkenceler yaptılar. Ağızlar kilitlendi, açılamadı.  Bir tek kişiyi konuşturamadılar. Oysa, Arnavutların çoğu Yahudilerin kimler olduğunu ve nerede yaşadıklarını biliyorlardı. Yahudiler, tavan aralarında ve mahzenlerde gizlenmiyorlardı. Arnavutlar ile aynı evlerde, aile bireyleri gibi yaşıyorlardı.

İşin sırrı, Arnavutların “Besa” olarak adlandırdıkları onur sözündeydi. “Besa vermek“, bir Arnavut için ölümü pahasına koruyacağı bir onur sözü vermek demekti. Söz bir kez verildi mi, artık bu söz için kelle verilir ancak sözden geri dönülmezdi.

Bir Arnavutun verdiği Besa, diğer Arnavutlar nezdinde de korunurdu. Hiç bir Arnavut başka bir Arnavutun Besa verdiği bir sırrı asla açığa vurmazdı.  Bu nedenle, Besa verip evinde Yahudileri bir aile bireyi gibi saklayan Arnavutlar  asla başka bir Arnavut tarafından ihbar edilmedi, ele verilmedi.

Alman işgali altındaki Arnavutluk halkı, bütün Avrupa’da nüfusuna oranla en fazla Yahudi’yi yaşamları pahasına korumuş ve savaş bitene kadar da bütün bakımlarını kıt olanaklarına karşın hiç bir karşılık gözetmeden karşılamıştı.

Savaş sona erdiğinde Avrupa’da Yahudi nüfusu önemli ölçüde azalmıştı. Yahudilerin azalma yerine arttığı tek ülke Arnavutluk’tu.

Avrupa’nın diğer işgal altındaki ülkelerinde de Yahudilere evlerinin kapılarını açan, yardım eden, koruyan ve kaçmalarına yardım eden iyi yürekli ve cesur insanlar vardı. Polonya’da iki binden fazla Yahudi çocuğu Varşova Gettosu’ndan kaçıran İrena Sendler; Onlara fabrikasında iş veren ve ünlü listesiyle 1200 Yahudiyi soykırımdan kurtaran Alman Oscar Schindler; Savaş sonrasında Anna Frank’ın günlüğünün yayımlanmasıyla Anna ve ailesini tavan arasında iki yıldan fazla sakladığı ortaya çıkan Hollandalı Miep Gies bunlardan bazıları.

Bunların öyküleri Batı kamuoyu tarafından oldukça iyi biliniyor. Kitapları yazıldı, filmleri çekildi, belgeselleri yapıldı.

Oysa Arnavutluk’ta Yahudilere kanat gerenlerin adları ve öyküleri Arnavutluk dışında hiç bilinmedi.

Bunun nedeni şuydu: Savaşın hemen sonrasında Arnavutluk Enver Hoca ile birlikte kapılarını dış dünyaya sıkıca kapatmıştı. Kurulan rejimin Batı ülkeleri ile olan bağları hemen hemen tümüyle kesilmişti.

Bu adlar ve bu öyküler yalnızca Arnavutlar tarafından bilindi ve anlatıldı.

Ta ki, Amerikalı bir fotoğrafçı savaşın bitiminden 60 yıl sonra Arnavutluk’a gidip olayı araştırana kadar. O fotoğrafçının adı, Norman H. Gershman’dı.

Gershman, başlangıçta Yahudilere yardım etmiş ve hala hayatta olan Müslüman Arnavutları fotoğraflamak amacıyla gittiği Arnavutluk’ta, fotoğraf çekmekle yetinmemiş,  olayın kahramanları ve hayatta olmayanların ikinci kuşak yakınları ile röportajlar da yapmıştır.

Bu anı ve fotoğraflar yakın zamanda derlenerek bir kitapta yayımlanmıştır. “Besa: Muslims Who Saved Jews in WWII” adlı bu kitap, yayımından itibaren dünyada oldukça büyük yankılar yaratmıştır. Müslüman-Yahudi karşıtlığının Ortadoğu’da arttığı, İslamofobinin Avrupa’da giderek yaygınlaştığı bir zamanda, bu kitap, farklı dinleri benimsemiş insanlarının birbirlerine karşı daha hoşgörülü olduğu bir dünyayı kurabilmenin hâlâ mümkün olabileceğini kanıtlamıştır.

Kitapta öyküsü anlatılanlardan birisi de Fatime ve Vesel Veseli’dir. Arnavut karı kocaya,  İsrail Devleti’nin Yahudileri korumak adına yaşamını tehlikeye atanlara verdiği oldukça prestijli “Dünyanın En Erdemli İnsanları” (Righteous Among the Nations) ünvanı verilmiştir. Hayatta olmadıkları için ünvanın verildiği törene onları temsilen giden gelinleri Drita Veseli’ye,  Arnavutların Yahudileri niye yaşamlarını riske atarak sakladığı sorulmuştu. Drita, hiç tereddüt etmeden,”Arnavutlukta yabancı yoktur. Sadece misafirler vardır” demişti. Şaşkınlık içindeki davetlilere durumu şöyle açıklamıştı: “Arnavutluk’ta eve veya ülkeye gelen misafirlerin korunup himaye edileceğine dair ahlaki bir kod vardır. Bu koda aykırı davrananlar hem köyüne ve hem de ailesine utanç getirir. Bunu yapanların evi yıkılır, aileleri sürgün edilir“. İşte bu kodun adı Besa’dır.

Eşim fotoğrafçıydı. Fotoğrafçılığı daha çocukken Mandil isimli Yahudi bir fotoğrafçıdan öğrenmişti. Veseli Fotoğraf Stüdyosu hâlâ oğlum tarafından Tiran’da çalıştırılıyor. İtalyanlar Mandil ailesini Priştine’den Tirana sürgün etmişti. Almanlar Arnavutluk’u işgal ettiklerinde eşim, ailesinin de iznini alarak Mandil ailesinin dört üyesini Tiran’daki evlerinde, ailenin dört kuzenini de bir dağ köyü olan Kruja’daki evlerinde saklamıştı. Sekiz kişilik bu aile savaş bitimine kadar eşimin himayesinde kalmışlardı” diye anlatmıştı eşinin öyküsünü Drita Veseli.

Sulo Muzhaka'nın oğulları ve torunları
Sulo Muzhaka’nın oğulları ve torunları

Lime Balla ise yaşadıklarını şöyle anlatmıştı kitapta:

1910 yılında doğdum. 1943 yılının Ramazan ayında Tiran’dan bizim köye, Shengjergj’e, 17 kişi gelmişti. Tümü de Almanlarda kaçıyordu. Başlangıçta onların Yahudi olduğunu bilmiyordum. Bütün köylüler onları aramızda bölüştük. Benim ailem, Lazar ailesinden üç erkek kardeşi evimize aldı. Biz çok fakirdik. Üzerinde yemek yiyeceğimiz masamız dahi yoktu. Fakat onlara asla yiyecek veya başka bir şey için para verdirmedik. Ben ormana odun toplamaya veya su getirmeye gidiyordum. Bahçemizde yetişen sebzeler bize fazlasıyla yetiyordu. Yahudileri köyümüzde 15 ay sakladık. Onlara, bizim gibi, çiftçi elbiseleri giydirdik. Bölgemizdeki Arnavut polisler dahi bizim Yahudileri sakladığımızı biliyordu.

Aralık 1945’te Yahudiler partizan olan bir yeğenimizin yardımıyla Priştine’ye gittiler. Bu tarihten sonra Lazar kardeşler ile olan bağlantımız kesildi. 1990 yılında Schlomo ve Mordacai Lazar bizimle İsrail’den yeniden bağlantı kurdu.

Bütün köylüler Müslümandı. Biz, Allah’ın öteki çocuklarını Besa’mız altında himaye ettik.

Drita Veseli eşinin çalıştırdığı fotoğraf stüdyosunda
Drita Veseli eşinin çalıştırdığı fotoğraf stüdyosunda

Bektaşilikte en üst mertebe olan Dedebaba’lığa erişen  Reşat Bardi ise şunları anlatmıştı Gershman’a:

Son 15 yıldır dünya çapındaki Bektaşi hareketinin önderliğini yapıyorum. Bütün dünyada yaklaşık olarak yedi milyon Bektaşi var. Bunlardan bazıları da Birleşik Devletler’de yaşıyor. Bizim tarikatımız Şiilikten gelmektedir […] En liberal düşünceli Müslümanlar olarak biliniriz.

Nazi işgali sırasında Arnavutluk’un başbakanı Medi Frasheri’ydi. O da Bektaşi tarikatının bir üyesiydi. İşgalcilere Yahudilerin isimlerini içeren listeyi vermeyi reddetmişti. Bütün Bektaşilerin,  Arnavutluk vatandaşı ve göçmen olan Yahudileri saklamasına yardımcı olan bir yeraltı örgütü kurmuştu. O dönem Arnavutluk’ta yaşayan bütün Müslümanların neredeyse yarısı Bektaşiydi. Başbakan Frasheri gizli bir emir vermişti: ‘Bütün Yahudi çocuklar sizin çocuklarınız ile uyuyacaklar, tümü çocuklarınız ile aynı yemeği yiyecekler ve tümü de ailenizin bir parçası olarak yaşayacaklar.’

Biz Bektaşiler Allah’ı her yerde ve herkeste görürüz. Allah her zerrede ve her hücrededir. Bu nedenle bütün çocuklar aynı Allah’ın çocuklarıdır. Bize göre kâfir yoktur. Ayrımcılık yoktur. Eğer birisi iyi bir yüz görüyorsa, bu Allah’ın yüzüdür. Allah güzeldir. Güzel Allah’tır. Allah birdir.

Lime Balla evinde
Lime Balla evinde

Dindar ama liberal Müslümanlarız. Biz yalnızca görevimizi yapıyorduk“. Nadire Proseku böyle başlamıştı öyküsünü anlatmaya. “Tiran’da radyo istasyonunun yanında eski bir evde yaşıyorduk. Eşimin bir arkadaşı üç Yahudiye yardım etmemizi istemişti. Onlarla hiçbir tanışıklığımız yoktu. Onları evimize aldık ve bir yıl boyunca sakladık. Aralarından birinin Makedonya’da bir traktör fabrikasının sahibi olduğunu hatırlıyorum. Ancak kurtardığımız Yahudilerin adlarını hatırlamıyorum. Çok korkmuşlardı. Ancak biz asla korkmuyorduk.

Eşim Tiran Radyosunda çalışıyordu. Almanlar Tiran’ı terk ederken radyo istasyonunu imha etmek istediler. Onlar imha etmeden önce eşim bütün kayıt ve arşivleri kaçırarak kurtarmıştı.

Bunu niçin yapmıştık? Biz Yahudileri kendi kardeşimiz olarak görüyorduk […] Benim bir torunum Evanjelik Hristiyan. Bu benim ve oğlum için bir sorun değil. Sadece bir tane Allah var.

Drita Veseli eşinin çalıştırdığı fotoğraf stüdyosunda.
Drita Veseli eşinin çalıştırdığı fotoğraf stüdyosunda.

Kitaptaki çarpıcı öykülerden biri de  Sulo Muzhaka’nın ailesinin yaşadıklarını anlattığı öyküydü. “On çocuklu geniş bir aileyiz. Tümümüz de savaştan sonra doğduk   […] Ben gençken babam bana savaş boyunca yardım ettiği Priştineli dokuz Yahudi ailesini anlatmıştı. Adlarını hatırlamıyorum.

Babam Berat kasabasında bir bisiklet tamir dükkânının sahibiydi. Babam, aynı zamanda, işgalci Nazi ve İtalyanlara karşı direnişi örgütleyen Ulusal Kurtuluş Konseyi’nin de başkanıydı. Babam bize, Nazilerin Berat’a girdiğinin hemen ertesinde, olası herhangi bir tehlikeye karşı güvenliklerini sağlamak amacıyla, buradaki Yahudilerin bir kısmını, yakınlardaki küçük bir köy olan Shipirag’a götürdüklerini, diğer kısmını ise partizan arkadaşları ile birlikte Berat’ta sakladıklarını anlatmıştı.

Başka bir partizan, Gjylfi zare Qolja, ise Yahudilerden bazılarını saklamak amacıyla kırsal alana götürdüklerinde çocuklarının ağlamaya başladığını, çünkü Berat’ı terk etmek istemediklerini anlatmıştı bana. Yahudiler ‘Gidebileceğimiz başka bir Berat yok mu?’ diye sormuşlar. Direnişçilerden biri onlara şöyle demiş: ‘Merak etmeyin. Her yer Berat’tır. Çünkü Arnavutluk’ta nereye giderseniz gidin, Arnavutlar sizi korumak için hep orada olacaklar.’

Kaynakça:

GERSHMAN, NORMAN H., BESA: Muslims who Saved Jews in WWII, Syracuse University Press, Syracuse, 2008.