Köşe Yazarları

Ben nerede… Memleket orada…






Memleket dışındayız ama…

Memleket neredeysek orada…

Öyle ki…

Bu telefon, iPad falan var ya…

Memleket de bizimle geliyor.

Özellikle son iki gündür, neredeyse 70 kadar din adamı ile görüştüm.

Bir kurumda bu kadar rahatsızlık olduğunu düşünemezdim.

Bölünmüşlük de…

Adam kayırma da…

Adamcılık da hat safhada.

Dün gündem su…

Suyu yazdım.

Sayın bakan kayıtsız kalmadı…

“Tatilini bitir gel. Sana kapsamlı bir açıklama yapacağım” dedi…

Dört gözle bekleyeceğim.

Din işlerinde dün gündem Havadis oldu.

Başkan avukatını da çağırdı…

Benim yazıları masa üzerine koydu…

“Dava” talimatı verdi.

“Belgeler doğru mu” diye sormuş avukat…

“Evet imzaladım” demiş…

“O zaman ne davası?” Sorusu gelmiş…

Bakınız, tekrar edeceğim…

Benim din işleri başkanıyla falan sorunum olmaz…

Ahmet Yönlüer ile de…

Halen yazarımız olan Yusuf Suiçmez ile de diyaloğum abi- kardeş, baba- oğul…

Neden?

Çünkü onlar hassasiyetleri ile birlikte buralı…

Atalay buraları sevemedi.

“Bir gün giderim” düşüncesi ile kadrolaşma ve adam kayırma derdine düştü.

Derdim toplumsal fayda.

Bu nedenledir ki, olayla ilgili arayan soran çok…

Mağdur olan çok…

Destek veren de çok…

“Sen dinimize zarar veriyorsun…”

Bir telefon var ki, canım yandı…

Tanıdığım bir din görevlisi diyor ki, “Sen bu tavrınla dine zarar veriyorsun…”

Tepkim aynı oldu:

“Haşa peygamber misin?”

Kim bilebilir ki dine kimin zarar verdiğini?

Ben mi?

Yoksa Kıbrıslıya baskı uygulayıp, kadrolaşma yolunu seçenler mi?

Kıbrıslıyı Din işleri Başkanlığı’ndan dışlayıp, yok sayanlar mı?

Ne demek ya “sen dine zarar veriyorsun?”

Memlekete demiyor…

Din işleri Başkanlığı’na demiyor…

Etrafına demiyor…

Ailene demiyor…

Dine…

Hoşt oradan sen kimsin?

Buzdağı ile değil, dibi ile mücadele

Konuyla ilgili defa defa yazı yazdım.

Hatta, sosyal medyada yazı yazarak, sorunlarına çare aradığını sananların, üç- beş başı tesettürlü kadını denize girdi diye linç eden dostlarıma da tepki gösterdim.

Farkında olmadan, laik Kıbrıs ile oynanıyor…

Genlerimizle oynanıyor…

Farkında değiliz.

Nedenlerle değil, sonuçlarla ilgilenenler, bilmelidir ki, toplumsal bir faydaları olmayacak…

Neyse…

Konu yine aynı.

Sen nereye gidersen git, bu memleket peşinden gelecek…

Bende de öyle…

Yazmaya, paylaşmaya devam…

Piyasaya 1.2 milyon TL taktı

Emmi, bir gün karar verdi, “KKTC’ye balık satacağım” dedi.

Geldi…

Bir de büyük otel ayarladı.

Hatta iddia o ki, oteller zinciri tarafından kendine “kur da alalım” dendi.

Gitti, 5 bin TL ödeyerek bir şirket kurdu.

Sermayesi de öyle…

Başladı yurt dışından balık getirip satmaya.

Tek yaptığı da büyük bir buzluk almak…

Sanayi tipi yani…

Getirdi sattı…

Getirdi sattı.

Eksildiğinde iç piyasada bu işi yapan başka şirketlere çekler kesti, aldı, sattı…

Balık sattığı her restorant sahibi ile de samimi oldu.

Kredili verdi…

Önceden par istedi mal getirdi…

İşler sarpa sarınca…

Hatır çekleri almaya başladı…

3- 5 aylık getireceği balığın parasını önceden almaya başladı.

Velhasıl…

Bir girdabın içine girdikçe girdi.

1.2 milyon TL bilinen bir borç taktı piyasaya…

Ve bir sabah uçağa atladığı gibi Türkiye’ye kaçtı.

Artık yok…

400 bin TL alacağı olan var, “Yahu ben iflas ettim” diye feveran ediyor.

Bu kadar basit işte…

Metro Fish tarih oldu…

Bülent Göktepeli de gitti…

“İzin verin adayı balığa boğayım” diyen adam…

Borca boğuldu, battı gitti…

Arkasından ağlaşan ağlaşana…

Umarım arkasından başka restoranları batırmaz…







Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu