21-25 Aralık arasında “memuru ile dahi” Kıbrıslı Türklerle muhatap olmayan İngiliz Yüksek Komiserliği, bu kez Londra Konferansı için devreye girdi.
Kıbrıslı Türkler bayram yaparken, Makarios da bu girdaptan Kıbrıslı Rumları nasıl çıkaracağının planlarını yaptı.
İmdadına İngiltere yetişti.
“Arkasının gelmesini bekledik”
Kıbrıslı Türkler adeta “bayram” yapmıştı. Binlerce can kurtarılmıştı. Türkiye harekete geçmişti. Uçağı uçmuş, Alay Gönyeli’ye yürümüştü.
650 askerin varlığı artık hissediliyordu. Ama Şemsi Kazım’ın deyimi ile “devamı bekleniyor, Kıbrıslı Türklerin kendisini daha da güvende hissetmesi için Türkiye’nin daha fazla adım atması” bekleniyordu. Ne demekti “arkası gelmedi?” Şemsi Kazım, devamla şunları anlattı:
“Dediğim gibi bayram yaptık. Arkasının da gelmesini bekledik. Kısa dönemde öğrendik ki Makarios yine devreye girdi. Yunanistan’a en büyük iyiliği yaparak Türkiye’nin müdahalesini önledi. Nasıl mı? İngiliz Yüksek Komiserliği’ni devreye soktu.
Masaya oturmak istediğini belirtti ve Londra Konferansı’nı ayarladı. Böylece müdahale önlendi.
Biz Türkiye’ye müdahaleye devam etmesini önerdik. Ama öğrendik ki bilhassa İnönü’nün görüşü, BM askerini getirmekti adaya… Esas niyeti buydu. Sonra da bu belli oldu. 4 Mart 1964’te, Kıbrıs Türkü’nün boynuna bir idam ipi gibi geçirildi, halen boynumuzda duruyor. BM Güvenlik Konseyi, Makarios’u devletin başı olarak deklare etti. Barış Harekatı’na rağmen, 4 Mart 1964 kararı yürürlükte. 30- 40 yıl geçmesine rağmen bunu üzerimizden atamıyoruz.
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi uluslararası camialardan tüm yardım ve politikalar Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla Güney Kıbrıs’a gidiyor.
“Vergi ödendi, hizmet alınamadı”
Genç doktor Şemsi Kazım, kritik dönemde Cemaat Meclisi Başkanı olarak Kıbrıs Türkü’ne hizmet etti. En kritik dönemde, yaşanan siyasi gelişmelerin en yakın tanığı oldu.
Peki 1960- 1963 yılları arasında, adada en çok kan akan dönemlerden birinin hemen ardından Cemaat Meclisi Başkanlığı yapan Şemsi Kazım, neler gördü o dönemde?
Anlatıyor:
“Belirtmem gerekir ki, 1964’ün ilk günlerinden, 1968’e kadar da Cemaat Meclisi Başkanlığı yaptım. Ne çarpışma ne kadar göçmen varsa o dönemde oldu. Makarios’a vergilerimizi mecburen ödüyorduk, tek bir kuruş bize dönmüyordu. En basit örneği araç; Araç kayıt için vergi ödenir. Makarios tüm vergileri kuruşuna kadar alıyordu. Ne bir köye, ne Lefkoşa’ya abluka altındaki bölgelere, petrol, çivi, un bile gelemezdi. Bunları yaşadık o dönem.
Bunu bilsinler, kıymetini takdir etsinler… Daha iyisini isteyelim ama bu mutlu devreye nasıl gelindiğini de bilelim…
“Akritas için hedef 1964’tü ama Türk Alayı’nı hesaplamadılar”
1963’ün 21 Aralığı’nda başlayan Rum hareketi aslında, kısa sürede Akritas Planı’nı yürürlüğe koymaktı. 100 kritik saat, bunun yaşanmasını önledi.
Başka neyi önledi?
Bir çarpışma bekleniyordu aslında. TMT de EOKA da, Türkler de Rumlar da olabildiğince kendisini bu çarpışmalara hazırlıyordu. Kıbrıslı Türklerin silahlanması da, Rumların silahlanması da bunun içindi.
Şemsi Kazım o günleri şöyle anlattı:
“İki taraf da, Türk ve Rum toplumu böyle bir çarpışmanın olacağına emindi. İki taraf da hazırlanabileceği kadar hazırlanmıştı.
Akritas Planı’nı Rumlar 1964’te uygulayacaktı. İstihbaratımız bu yöndeydi. Rumlardan bazı siviller, Türklerin evlerinin yerini kaydediyordu. Biz gelen bilgiler 1964 içerisinde bir gecede olması için çalışıyordu Rumlar.
O gizlilik bize yarar sağladı. Hem de istihbarat toplamada başarılıydık. Sandı ki Rumlar bir gecede herkesi toplayacaklar. Bizim direnebileceğimizi hesaplayamadılar.
Asi Türkleri emniyet kuvvetleri dağıttı diyeceklerdi. Devlet ve Cumhuriyet olaylara hakimdir. Bir şeyi unuttular. Kıbrıs Türk Alayı buradaydı…”
“Teşkilatla halk arasında köprü oldum”
Şemsi Kazım, bu kez 1960- 1963 arasının analizini yapıyor. Mesela, “Kıbrıslı Türkleri milliyetçi yapan, Rumların tavırları oldu” tespiti var. Zira, 1960 cumhuriyetinde Türkler her kademede vardı. Sayı olarak az olsa da etkinlikleri fazlaydı.
Bu durumu Kazım şöyle anlattı:
“Ben tüm teşkilatlarda vardım. TMT’den Cemaat Meclisi’ne kadar. Hepsine girdim. Kıbrıs Türk toplumunu milliyetçi yapan Rumlar oldu.
İngiliz devrinden bugüne kadar her şeyin içerisine girdik. En süper devre Kıbrıs Türkü’nün
16 Ağustos 1960’ta oluşan yönetim şekli idi. Kıbrıslı Türkler için önemliydi. Bir tarafta ortaklık hükümeti. Cumhuriyette tam anlamıyla ortaktık. Cumhurbaşkanlığı, müsteşarlıklar, milletvekilleri, komiteler. Amme Hizmeti Rum tarafındaydı.
Burada çok iyi işleyen bir koordinasyon vardı. Türkler bu makamlarda bir koordinasyon içinde, birbirini kıskanmadan halka hizmet içindeydi.
Cemaat Meclisi, teşkilat ve teşkilat başkanı, büyükelçi, karargah ve Türkiye ile çok iyi ilişkiler içerisindeydik.
Bana Sefir kod adını vermişlerdi. Bizim yaptığımız devamlı büyükelçi ile Türkiye ile merkezi hükümetle koordine etmekti. Büyükelçi ile köy köy gezerdim. En fazla da bunu ben yapıyordum. Cemaat Meclisi Başkanı olduğu için Denktaş Bey sürekli toplantılarda ya da yurt dışındaydı.
Teşkilat neydi? Görevim neydi? Koordinasyonla uğraşıyordum. Bayraktardan 20 mesaj alıyordum en az. Teşkilatın bir idare amiri vardı. Benim görevim halkla teşkilatın arasındaki koordinasyonu sağlamaktı.
Hiçbir zaman, birbirinin işlerine karışma durumum yoktu. Bozkurt ile gece gündüz çalıştım. TMT ne yapar diye sormadım. Ne sordum ne bilgim oldu. Oranın yapısına saygı duydum.
Bayraktar, sancaktarlar, kazalarda dalları. İşi yapan bunlardı. Ben teşkilatta bu ne oldu, ne olacak, ne yapılacak diye sormadım, içinde de olmadım. Görevimiz bu çalışmaların önünü açmaktı. Teşkilat, büyükelçilik, Türkiye, alay, bu toplumun varlığı için çaba harcadık.
Alay komutanı ne yapar diye bilmeme imkan ve gerek yoktu. Gerektiğinde gereken koordinasyonu yapıyorduk zaten halk için. Birçok şeyi dışarıdan duyardık.
Örneğin Alpay ya da Sönmezliler hadisesi… Bunları hep sonradan duyduk. Gizlilik nedeniyleydi bu hassasiyet. Herkes bilmesi icap eden konuları bilir. Onun dışında bilmesi risktir, gizliliğe darbedir.”
“TMT, Menderes’in emri ile kuruldu”
“33 yaşında ve Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi başkan Yardımcısı idim. TMT’de de 1 Ağustos 1958’de Türkiye’nin ve bizzat TC Başbakanı Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun emri ile TMT kuruldu. Ve buraya Rıza Vuruşkan, Mehmet Beyazıt, İş Bankası’na müfettiş olarak gönderildi.
TMT Başkanı’nın ismi Bozkurt idi. Müfettiş olarak Kaya Bey de Mağusa’ya eğitim için gönderilmişti. Kıbrıs’a gönderilen 3 subay bunlar idi.”
“Özel Harp Dairesi’ne verdiler”
“Çok tartışmalar var teşkilat ile ilgili. Teşkilatı kuran kesinlikle Türkiye’dir. Menderes ve Zorlu’dur. Bunu kurarak, Özel Harp Dairesi’ne verdiler. Orada da Daniş Karabelen Paşa ve İsmail Tansu isimlerini görevlendirdiler.
Ben Daniş Karabelen ile temas kurdum ama hiç yüz yüze görüşmedim. Türkiye’ye 21 günlük eğitime gidiyordu Mücahitler. Teşkilatın kuruluş amacı çok önemlidir. Teşkilat kurmak çocuk oyuncağı değildir. Büyük imkanlar ister. Teşkilatlanma da yeterli değil, silah ve mühimmat ister. Kıbrıs Rum’u zengin olduğu halde EOKA’yı kuramadı. Yunanistan kurdu ve başına da Grivas’ın getirdi.
Teşkilat kurulduğu zaman gayesi neydi?
Teşkilat, Kıbrıs Türkü’nün can emniyetini sağlamak ve gereken müdahaleyi yapmak için kuruldu, asla Rumlara taarruz etmesi, can alması mümkün değildi.
Yapılmak istenen neydi? Kıbrıs Türkü adanın tümüne yayılmış durumdaydı. Küçük küçük Türk köyleri, Rum köylerinin arasında kalmıştı. Olası hadisede kurtarılmaları mümkün değildi. Amaç en küçük köye dahi teşkilat kurmaktı. İkmal, yardım gelene kadar Kıbrıslı Türklerin kendi kendilerini müdafaa edebilmeleri düşünülmekteydi.
Büyük şehirlerde de öyle. Çünkü Türkiye de biz de biliyorduk. Rumlar %80’i bütün Kıbrıs’a yayılmış. Hükümet elinde, limanlar elinde, havaalanı ellerinde. Bir çatışmada ister ordu ister mücahit durumu olsun ikmal yoksa ne kadar dayanabilirdik?
“TMT görevini çok iyi yaptı”
TMT’nin gayesi de buydu. Anavatan garantördü. Anavatan harekete geçene kadar, müdafaa yapabilecek bir teşkilat kuruldu. TMT görevini çok iyi yapmıştır.
TMT’nin varlığı büyük katliamları önledi. 1964 Ocak’ından 1968’lerin içine kadar Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi başkanlığı yaptım. 103 köyü boşalttık, 26 bin göçmen Türk vardı.
Neden boşalttık? Katliama uğramasın diye. Rumlar salam politikası uyguluyordu. Zaman zaman adım atıp, duruyordu. Türkiye’yi harekete geçirecek büyük bir katliama hiçbir zaman girmemiştir. Bunu akıllıca ve planlıca yapmaktaydılar. Biz 103 köy boşalttık. Bu 103 köy bize hem göçmen oldu köylülerimiz, daha emin yerlere müdafaası olabilecek yerlere taşındılar. Bu kolay olmadı. Her gün bir bölgeden şehit haberleri gelmekteydi. Gaziveren’den, Baf’tan şehit haberleri geliyordu.
“Herkes büyük fedakarlıklar yaptı”
Şemsi Kazım, yavaş yavaş son cümlelerini kullanıyor. Bu noktada, o dönem, Kıbrıs Türkü’nün nasıl fedakarlıklar yaptığını örnekler vererek anlatıyor.
Öyle ya, herkes eşitti. Çünkü herkes fedakarlık yapıyordu. Bugüne baktığınızda, “ganimet” yoktu, “makam kavgası” yoktu. Gaye ayakta kalmaktı, hayatta kalmaktı.
Şemsi Kazım, tarihe ışık tutan ve “En Kritik 100 Saati” anlatan röportaj dizimizin sonunda, şu ifadeleri kullandı:
“Doktor olmanın da çok büyük avantajı ve deneyimi oldu, ben her zaman küçük hadiselerden mutlu oldum. Bir diş ağrısı sağlığın ne kadar önemli olduğunu anlatır size. Hiçbir zaman şikayet etmezsiniz. Bütün ömrüm politikada geçti.
Bugün vicdanım her açıdan çok rahattır. Vicdanıma hesap veriyorum çünkü. Bu kadar çarpışma içinde, bu kadar sıkıntı içerisinde hep moralimi yüksek tuttum, kötü laf kullanmadım, halkımız bize, biz halkımıza anlayış gösterdik.
Cemaat Meclisini faaliyete geçirdik. Türkiye aylar sonra bize 315 bin Kıbrıs Lirası gönderdi. Bu sadece iki aylık maaş demekti.
Biz naptık? Cumhurbaşkanı Yardımcısı ne alıyordu? 500 mü, hayır 30 TL dedik. Karı-koca olanlara 15’er TL. Mücahide hiç para gelmemişti. Bir de Kızılay yardımı gönderilmeye başlanmıştı ama Kıbrıs Türkü’nün standardı o kadar yüksekti ki 1963’de Anadolu’da da büyük fakirlik vardı. Gönderilen eşyalar kullanılabilecek gibi değildi.
Mücahit iş yapmıyor, mevzide. 2 ayda bir de mücahide 4 lira vererek bu günleri geçirmeye çalıştık.
En önemli konu her yerde, moralinizi kaybetmemek ve inanmak. Hem inandım, hem de çevreme bu inancı vermeye çalıştım. Bir avantajımız da Cemaat Meclisi’nin anayasal bir kuruluş olması. 1963-1964’lerde de bizi bütün dünya tanırdı.
ABD, Fransız, Çin büyükelçileri, dıştan gelen BM Genel Sekreteri Kurt Walthaim’dı daha sonra Avustralya Cumhurbaşkanı oldu. Bunları hep ağırladım.
Bunlar da hep tecrübe oldu. Bu açıdan o devre önemliydi. Bugün, her şeyden şikayet ediyoruz, anlıyorum. Elbette daha iyi hayatı herkes ister. Nereden nereye geldiğimizi de bilmemiz gerekiyor.
O dönem inanın 15 TL alıyordu insanlar bana gelip şikayet eden olmadı. Türkiye sıkıntı içindeydi ve o gönderdiği parayı bazen 3 ay sonra gönderebilirdi. Bu halkın inancını gösterir.
BM bana helikopter tahsis etmişti. Bana eşlik eden bir de BM görevlisi vardı. Her yere gitmeye çalıştım. Aylarca un alamamış, ablukada kalan köylüler, ellerinde bir macun ile beni karşılardı. Halkımızın gösterdiği mücadeleyi nasıl anlatabilirim ki? Bu hangi ülkede yaşandı? Bugünlere geldiysek bunlarla geldik. En büyük şansımız, gerek Yunanistan, gerek Kıbrıs Rumları Türkiye ile çatışmayı göze alamazlardı.”

O dönem yayımlanan gazeteler, ateş kesi, Alay’ın yürümesi ile duran Rum saldırılarını ve Türkiye’de dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün açıklamalarını manşetlerine taşıdı
































