Köşe Yazarları

Başka bir hikaye…







Kıbrıslı Menteşzade (Menteşoğlu) İsmail Hakkı Efendi 1878 yılında İstanbul’a gitmiş ve 52 sene sonra vatanı Kıbrıs’a 1930 yılında ziyarete gelmişti…






Ünlü yazar, besteci ve cumhuriyetin ilk dönemlerinde TBMM vekilliği yapan Ahmet Rasim’in babası Behaeddin Efendi’nin de Menteşoğlulları’ndan gelme olduğu söylenir…

Bu iki konuyu birbirinden bağımsız ele almış ve gazetemiz Havadis’ in ilgili sayılarında yayınlamıştık…

Bu iki Menteşoğlu ailesinin birbiri ile ilgileri, yakınlıkları var mı bilmiyoruz…

Haşmet Muzaffer Gürkan, İsmail Hakkı Efendi’nin adaya geldiğinde kaleme aldığı izlenimlerini aktarmıştı bir kitabında.

O izlenimlerde İsmail Hakkı Efendi Menteş familyasına mensup olduğunu yazar ve Ayasofya Meydanı civarında sahip oldukları mülklere değinir.

Haşmet Gürkan da bu bilgileri genişleterek şöyle der: “İsmail Efendinin yazdıklarından onun Lefkoşa’da Ayasofya mahallesinde doğduğu, Lefkoşa’nın en eski ve varlıklı ailesi olan Menteşoğulları’ndan geldiği anlaşılmaktadır. Bizim tahminimize göre bu ailenin kökü Türk Dönemi’nin başlarında adaya gelen ve Ayasofya (Selimiye) Camii’nin yanındaki eski Latin Başpiskoposluğu Sarayı kendisine tahsis olunan Kadı Menteş’e dayanmaktadır. Yeni Cami’de türbesi bulunan Menteşzade İsmail Ağa ile oğlu Hasan Efendi’nin bu sülaleden geldikleri düşünülebilir…”

Kıbrıs kökenli Menteşzadeler çoğaldı!

Anlaşılıyor ki iki ailenin de kökleri 1571’e kadar uzanıyor…

Eskiden böyleydi.

Fırsatını bulan özellikle varlıklı ailelerin evlatları Türkiye’ye giderler, orada yerleşirlerdi.

İsmail Hakkı Efendi ya da Ahmet Rasim’in babası Behaeddin Efendi gibi niceleri vardır ki bunların arasında, bilindiği gibi, sadrazam olanlar bile var…

Adada Osmanlı perdesi kapanınca, İngilizler sahne almışlardı.

Bunlar enteresan milletti!

Geldiklerinde adada pek bir şey bulmamışlardı.

Yerli ahaliyi “uygarlık” la ehlileştirmek istiyorlardı!

Tarlada sapan, ulaşım aracı olarak eşek ve katır vardı.

Kimi damlar çamurdan döşeliydi.

Yollar berbattı; yazın toz toprak içinde, kışın çamur deryası.

Çevrecilik diye bir şey yoktu.

Lefkoşa’da herkes surlar içindeydi; surların çevresi tarlaydı, mevsimlik işçiler, orakçılar buralarda iş görüyorlar, sıcak mevsimlerde de surların altında ve üstünde yatıyorlardı.

Çeşitli salgın hastalıklara yakalanmak bedavaydı; önlem falan yoktu.

Kısacası, en azından bu açılardan zor yıllar bekliyordu İngiliz İdaresini…

Süreç bilinir.

Türkü Rum’u pantolon ile şapkayı tanıdı; kadınlar entari giymeye başladı.

Posta, telgraf, bisiklet, motorlu araçlar, asfalt yollar derken, surlar dışında da yeni yerleşim yerleri oluşuyordu.

Meydanlar yapılıyor, şehirciliğe önem veriliyordu.

İlk ele alınan konulardan biri de eğitimdi.

Modern dersleri veren okullar açılmaya başlanmıştı.

Yabancı dil olarak İngilizce giderek rağbet görecekti…

Diyeceğim,

Bu kez, varlıklı ailelerin çocukları İngiltere’ye gitmeye, öğrenimlerini oralarda sürdürmeye başlamışlardı.

Bu gidişat çok uzun yıllar sürecekti, ta ki ahalinin çocukları da gerekli koşullara kavuşsun ve bu sefer neredeyse top yekün herkesin çocuğu İngilterelerde okumaya gitmiş olsun…

Üstelik bu durumun yeni Türk Dönemi’nde (!) oluşmuş olması başka bir hikayedir…

 









Başa dön tuşu