Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-9 Bodamya’da bulunan hazine


“Lüznyalılar döneminde Bodamya bir krallık ikametgâhı idi. Katerina Kornaro’nun orada yaşadığı biliniyor” diye yazıyor Luigi Palma di Cesnola “Kıbrıs: Kentleri, Mezarları ve Tapınakları” adlı kitabında. Saray surlarla çevriliymiş ama Venedikliler adayı ele geçirince surları yıktırmışlar. 
Köyümüz hakkında en geniş ve gözleme dayalı en güvenilir bilgileri veren Cesnola kimdi? Cesnola 19. Yüzyılın en büyük hırsızlarından ve üçkâğıtçılarından biriydi. Bu konuda onunla ancak Heinrich Schliemann yarışabilir. (İkisi de kazı yaptıkları antik kentlere büyük zarar vermişlerdir.)
Schliemann, Truva kralı Priam’ın (Yunanca Priamos) hazinesini bulduğunu iddia etmişti. Hazinede Helen’in (Yunanca Eleni) takılarının da bulunduğunu ileri sürmüştü. Dünyanın en güzel kadını olduğu var sayılan Helen, Sparta kralı Menelaos’un karısıydı. Afrodit’in kışkırtması ve yardımıyla Truva kralı Priam’ın oğlu Paris, onu kaçırıp Truva’ya götürür. Ve bu olay, Truva savaşlarına neden olur.
Kazılar sonucu Truva’yı bulan Schliemann, bulduğunu iddia ettiği defineyi Almanya’ya kaçırır. Helen’in olduğunu iddia ettiği ziynet eşyalarını takıştırmış karısının bir fotoğrafı günümüze ulaşmıştır. Şişmanca olan karısı Helen’e pek benzemiyor ama olsun. Her adamın, kendine göre, bir Helen’i var. (“Priam’ın hazinesi İkinci Dünya savaşında Rus askerleri tarafından Berlin’den kaçırılmış ve Moskova’daki bir müzenin bodrumunda tutulduğu biliniyor.)
Cesnola da en büyük rakibi olan Schliemann’a nazire olarak “Kuriyum hazinesi”ni bulduğunu iddia etmişti. Kuriyum’da define bulduğu belli değil ama Kuriyum harabelerini soyup soğana çevirdiği bir vakıadır.
Cesnola (1832-1904) İtalya’da doğmuş ve genç yaşında Amerika’ya göç etmişti. Amerika iç savaşına katılmış ve oradaki başarıları nedeniyle kahramanlık madalyası ile taltif edilmişti. İç savaştan sonra 1865 yılında Kıbrıs’a konsolos olarak atanır. (Albay rütbesiyle ordudan emekli olmasına rağmen mezar taşına “general” unvanını yazdırtmıştır. Yutarsan!)
Kıbrıs’ta kaldığı 12 yıl süreyle kent kent, köy köy dolaşmış; adamlar tutup harabeleri kazdırtmış ve bulduğu antik eşyaları ülkesine postalamıştı. İnsanların elinde bulunan tarihi eşyaları da satın alıp ülkeden kaçırmıştı. Kıbrıs’tan 35,000 (yazı ile otuz beş bin) parça tarihi eser yürütmüştü. Bunlardan 22,000’ini “Metropolitan Museum of Art”a satmış, diğerleri de açık artırmayla Londra ve Paris’te satılmıştı. 1879 yılında Metropolitan müzesine müdür olarak atanmış ve ölümüne kadar bu işi sürdürmüştü.
Cesnola’nın kulağına Bodamya’daki ağalardan birinin bir define bulduğu çalınır. Hemen orayı ziyarete gider. Amacı defineden ne koparabilirse satın almaktı. Kuşkusuz kendini Amerikan konsolosu olarak takdim etti ve bir nezaket ziyareti için geldiğini söyledi. Ağaların kendisinin hangi bezin kumaşı olduğunu bilip bilmediklerini bilmiyoruz. Ama davranışlarından ne mal olduğunu kısa sürede anladıkları anlaşılıyor. (Bu define miti, benim çocukluk yıllarıma kadar süregelmişti. Yaşlı bir köylü, Çiftlik’in hemen arkasında bulunan büyük bir badem ağacını bana göstererek “İşte, altın dolu küpü bu badem ağacının altında bulmuşlardı” dediğini anımsıyorum. Define bulunurken kendisi de oradaymış gibi. (Halbuki Cesnola’ya ulaşan söylentilere göre,  üç saygıdeğer Türk’ün defineyi demir bir sandık içinde, bahçelerinde kazaen buldukları ve sandığın içinin altın ve gümüş eşyayla dolu olduğu yönündeydi.)
“Bodamya Sarayı, elan muteber üç Türk’ün elindedir” diye yazar Cesnola. Muteber Türklerden biri olan “Mehmet Effendi” adet olduğu üzere, kendisine kahve ve lokum ikram eder. Cesnola önündeki çay kaşığını görünce aklı başından gider. Kaşığın ucuna St. Mark Aslanı ve krallık tacı kazınmıştı. (Cesnola’nın sözünü ettiği “Mehmet Effendi” herhalde Bodamyalızade Mehmet Münir beyin dedesiydi.)
Cesnola kaşığa hayran kaldığını söyleyerek satmak arzusundaysalar bunları satın almaya hazır olduğunu belirtir. Mehmet Efendi, satılık kaşıkları olmadığını ama dilerse, Türk geleneklerine uygun olarak, elinde tuttuğu kaşığı kendisine hediye edebileceğini söyler. Anlaşılan Mehmet Efendi belâyı tek bir kaşıkla savmak niyetindeydi. Konsolos hediyeyi kabul etmez.
Cesnola, kan kokusu almıştı bir kere. İtalyan kurnazlığı ile tek kaşıkla yetinmektense hepsini ele geçirmeyi tasarlıyordu. Nitekim bir süre sonra Mehmet Efendi’yi tekrar ziyarete gider. Bu defa kendisini ikna edeceğini ümit etmektedir.
Ancak hayal kırıklığına uğrayacaktı çünkü bu defa önüne koyulan çay kaşığı sıradan bir kaşıktı. Belli ki Mehmet Efendi konsolosun niyetini anlamış ve tedbir almıştı. Cesnola gümüş kaşıklardan söz açtıkça Mehmet Efendi sözü değiştiriyor ve gümüş kaşıklardan haberi yokmuş gibi davranıyordu.
“Oraya ziyaretlerimi birçok defa tekrarladım ama üzerinde krallık tacı işlenmiş gümüş kaşıklar kayıplara karışmıştı” diye anlatır Cesnola.
Mehmet Efendi, Cesnola’nın yazdığı ve köylülerin inandığı gibi gerçekten bir define bulmuş mu? Elimizde delil olmadan ne evet diyebiliriz ne de hayır. Bulmuş olabilir. Madalyonun ters yüzünden bakılırsa şu soru da sorulabilir: Bunlar aileden devredilegelen ev eşyası olamaz mı?
Bence, rahatlıkla olabilir. Bilindiği üzere, Borazancıbaşı Mehmet Bey saraydaki kızla evlenmişti.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı