Öyle rastlantılar var ki sıradan bir olay iken insanın hayatının dönüm noktalarından biri oluverir. Siz çok sonraları bunun farkına varırsınız. Zaten farkına varmazsanız önemsiz bir detay olarak kalır, unutulur gider.
Seyrek de olsa arada bir babamla birlikte Lefkoşa’ya gelirdik. Elbette gezmeye değil. Bir gerekçesi olması gerekirdi. Ya bademciklerim gene şişmiş olmalıydı, ya ayağıma kundura alınacaktı. Lefkoşa’da belli bir rutinimiz vardı. Babamın elinden tutarak Ayasofya yakınında olan handan yola çıkar Baf Kapısı’ndan geçer genel hastanenin yanında bulunan Kooperatif Kredi Şirketi merkezine giderdik. Ben bir kenarda durur babamın farklı odalara girip çıktığını seyrederdim.
Oradan Baf Kapısı yakınlarında bulunan Osmanlı Bankası’na uğrardık. Babam köy kooperatifi adına ya para yatırırdı ya da çekerdi. (İngilizlerin adı “Osmanlı” olan bir bankayı niye desteklediklerine akıl erdiremezdim. Meğer banka onlarınmış.) Oradan tekrar geri döner ve bir han girişindeki Salih dayının aşhanesinde kimyonlu tava yerdik. En azından ben kendim muhakkak tava yerdim.
Bir defasında ilâç almak için Arabahmet civarlarında bir eczaneye gitmiştik. Eczaneden çıkarken babam bana “Sana sözünü ettiğim Sinekçi Aziz var ya. İşte bu eczacı hanım onun kızıdır” dedi. Kâmran Aziz’i daha sonra müzik sanatçısı ve besteci olarak tanıdım. En sonunda da kendisini, ete kemiğe bürünmüş bir fani olarak tanıdım ve uzun süren ve hala da devam eden bir dostluğumuz oldu.
Birkaç ay önce, soğuk bir kış günü Aziz’leri ziyarete gitmiştik. Lâf arasında Kâmur “Evde tertip yaparken babamın bahiste kazandığı şarap şişesine rastladık” dedi. Bu beni bayağı heyecanlandırdı. Bu bahis hikâyesini babamdan kaç defa dinlemiştim.
Uzun yıllar malarya (sıtma) insanları kırıp geçiriyordu. 19. Yüzyıl sonlarında Donald Ross, malarya ile anofel sivrisineği arasında bir ilişki olduğunu keşfetti. Sorunun nedeni anlaşılınca çözüm yolları da belli olmuştu. Anofel sineklerinin kökünü kurutabilirseniz derde deva bulmuş olurdunuz.
Akdeniz’in iki büyük adası, Kıbrıs ve Sicilya da malaryadan çok çekiyordu ve anofeli yok etme kampanyası başlatmışlardı. İşe renk katmak için de iki ada ileri gelenleri, bir bahse girişmişlerdi. Babama göre, anofeli ilk kurutan ada, bahsi kazanmış olacak ve bunun karşılığında bir vapur dolusu şarap alacaktı. 1949 yılında Kıbrıs bahsi kazanmıştı. Ben bütün bunları dinlerken bunlar bana masal gibi gelirdi.
Sonraları Aziz beyle tanışma olanağı bulmuş ve bu masalın doğru olup olmadığını kendisine sormuştum. “Masal doğru olmaya doğrudur” dedi Aziz bey, “ancak bahis biraz fazla abartılmış. Bahis konusu bir kasa şaraptı. Bizim payımıza da bir şişe şarap düşmüştü.”
Kâmur’un sözünü ettiği şarap şişesi, işte o şişeydi. Çocukluk anılarımda önemli bir yeri olduğu için şarap şişesini görmek ve bir fotoğrafını çekmek istediğimi söyledim. 26 Nisan günü Kâmur’u oy sandığına götürmeye gittiğimizde bana “Şişe hazır, fotoğrafını çekebilirsin” dedi. Oy işlemlerinden sonra şişeyi alıp inceledim ve üç-beş fotoğrafını çektim.
Şişenin üzerinde ne yazık ki herhangi bir tarih yok. Ancak şarabın altında siyah tortular oluştu. Bu da şarabın eski olduğunu gösteriyor. Ayrıca etiketin alt tarafında “Dry Apple” yazıyor yani sek elma şarabı. Sicilya’dan “elma şarabı” gönderilmiş olması biraz tuhaf olmuyor mu?
Etiketin üzerinde kalınca bir haç kondurulmuş, onun da karşısında büyük harflerle “VINKIND” yazıyor. Markanın üzerinde de siyah boynuzlu bir Viking başı resmedilmiş. Bütün bunlar şarabın İskandinav üretimi olduğunu gösteriyor. Halbuki o sıralarda Sicilya ve İtalya’da, Kıbrıs’ta olduğu gibi üzüm şarabı üretiliyordu.
Elbette ailenin inancına saygı göstermek zorundayım. Gene de içimde bir kuşku var. Acaba bu şişe başka bir nedenle saklanmış olabilir mi? Yoksa gerçekten Sicilya’dan gelen kasadan çıkan bir şişe mi?
Aklıma birkaç ihtimal geliyor: Birincisi, Aziz bey bu şarabı başka bir neden ve amaçla saklamıştır. İkincisi, Sicilyalılar İskandinavların elma şarabını daha ucuza buldukları için ve Kıbrıslıların gözlerini boyamak amacıyla adaya bir kasa elma şarabı göndermişlerdir. Üçüncüsü de şu olabilir: Adalılar nasıl olmasa bol bol üzüm şarabı içiyorlar. Onlara farklı bir şey olarak, elma şarabı gönderelim demiş olabilirler. Olmaz, olmaz deme; olmaz olmaz.
































