Son yazılarından birinde Murat Bardakçı şöyle diyor:
“Çocukluk senelerim dedim ya; sofraya gelen yemeği beğenmeyip de burun kıvırdığımız takdirde hemen bir “Âââh âh” çekerlerdi. “Buldun da lâf ediyorsun! Biz senelerce süpürge tohumu yeyip nohut unu içmiştik!”
“Süpürge tohumu”nu, ekmek niyetine yemişlerdi . Savaş senelerinde un cephedeki askere gönderildiği için şehirlerde, hatta payitaht İstanbul’da bile ekmek bulmak zordu ve el değirmeninden geçirilen süpürge tohumundan ekmeğe benzer bir şeyler yapmışlardı.” (Habertürk, 20.03.15) Elbette fırınlanmış nohudun ununu da kahve niyetine içiyorlardı.
Her kuşağın, kendinden sonra gelenlere anlatacağı bir hikâyesi vardır. Benim babam söze “Çok buldun da bunadın!” diye başlardı. Bir yandan da bizim nesil öyle pek talepkâr da değildi. Ben sadece birkaç konuda mızmızlık yaptığımı hatırlıyorum.
Birincisi ve en önemlisi ekmek konusuydu. Babam tarımla meşgul olması nedeniyle ambarda çoğunlukla aile için buğday, hayvanlar için de arpa bulunurdu. Belki daha çok çeşidi vardı ama ben babamın iki tür buğday ektiğini anımsıyorum. Biri “Ciberunda” türü ki başakları iri ve dolgundu bu nedenle daha verimli olduğundan tercih edilirdi. Öteki de “Bafidigo” türüydü ki bu tür, öteki kadar verimli değildi ama başka bir avantajı vardı; sert buğdaydı. Sert buğday, bulgurluk olarak kullanılırdı. Tarhana imalâtında muhakkak Bafidigo buğdaya ihtiyaç vardı. Bu nedenle babam, her yıl, bir dönüm kadar bafidigo ekerdi.
Anlayacağınız, ambarda buğday bulunduğundan ekmeksiz kalma gailemiz yoktu ama gene de ekmek sorunumuz vardı. Çocukluğumda buğdayı Dali’deki değirmende, ilk gençlik yıllarımda ise Ağrii’de kurulan Kosta’nın değirmeninde öğütürdük. Bir şilin karşılığında iki torba buğday öğütürdük. (Parası olmayanlar kapı dışarı edilmezdi. Ya bir miktar buğday veya un karşılığında onların buğdayı da öğütülürdü.)
Torbadan gerektiği kadar un alınır ve elenirdi. Üstte kalan kepek, tavuklara yem olurdu. (O zamanlar kepekli ekmek yiyecek kadar çağdaşlaşmamıştık. Aslında bizden fakir olanlar, bizlerden daha çağdaştılar. Onlar ekmek miktarını artırmak için buğday ununa arpa veya yulaf unu karıştırırlardı.) Un yoğrulur ve ekmekler fırına verilirdi. Ekmekler pişip de fırının ağzı açılınca etrafı mis gibi taze ekmek kokusu sarardı. Fırından yeni çıkmış ekmeğin veya çöreğin tadını hiçbir şeye değişmem.
Ne var ki bu iş her gün olmazdı; on beşte bir olurdu. İlk birkaç gün geçinip gidiyorduk ama ondan sonra işler zorlaşmaya başlıyordu. Hele bir haftayı devirince ve hele hele mevsim de yazsa ekmek yiyebilene aşk olsun. Ekmekler bir yandan küflenmeye başlar, öte yandan da taş gibi sertleşirlerdi. Ne bıçak keserdi ne balta.
Mavi renge bürünmüş olan küflü bölümü ayırır köpeğe atardık. Geriye kalanı da çiğneyip yutmaya çalışırdık. “Bu ekmek, küflenmiş, ekşimiş” diye şikâyet edince babamdan önce biyoloji sonra da tarih dersi gelirdi. “Sen hiç küflü ekmek yediği için hastalanan veya zehirlenen birini duydun mu? Her şeyin bozulmuşu insanı bozar ama küflü ekmeğin bir zararı olmaz. Bunun bir hikmeti olmalı. Demek ki küflü ekmek zararlı değilmiş.” O zamanlar bütün bunlar bana masal gibi gelirdi. Sonra büyüdüm, adam oldum. (Aslında “adam” olup olmadığımı rahmetli babama sormalıydım!) Bu konuyu araştırdım. Gerçekten de küflü ekmek, insana zarar vermiyormuş.
Sonra tarih dersine geçilirdi: “Savaş sırasında biz ekmeklerimize kuru üzüm veya öğütülmüş harnıp eklemek zorundaydık” der demez ben lâfa karışırdım “İyi ya, tatlı ekmek yiyordunuz yani her gün pasta.” Babam: “Sen öyle zannet. Kuru üzüm ekşimeye görsün. Hem, harnıp dediğin ne ki? On dirhem bal, bir okka odun. Yani odun kırıntıları ile dolu ekmek yiyorduk. Hem de arpa unundan. Evet, şimdi eşeklere yedirdiğimiz arpayı savaş sırasında biz kendimiz yiyorduk. Arpa ekmeği kurumaya görsün. Senin şikâyet ettiğin buğday ekmeği onun yanında pasta gibi kalır.” (Lütfen karıştırılmasın, Bardakçı birinci, babam ise ikinci Dünya Savaşı’ndan söz ediyorlar.)
Babam aşağı yukarı şöyle devam ederdi: “Üstelik biz şanslı sayılırdık. Ağroşilla yemek zorunda kalmadık. Bazı yerlerde ağroşillanın yumrusu kaynatılıp ezilir ve hamurun içine karıştırılırdı.” Ağroşilla dediği ada soğanının çocuk başı büyüklüğünde soğanları var. Ama acı, zehirdir. İnsanların onları nasıl yediklerine şaşar kalırdım.
Bizler küflü de olsa ekmek bulduğumuza şükretmemiz gerekiyordu. Çok sertleşen ekmeğin de çaresi vardı; onu suya batırır, bir süre tepsermesini ve suyu çekmesini beklerdik; ondan sonra da mideye indirirdik. Çocukluğum, beyaz Lefkoşa ekmeği özlemiyle geçti. Ne anlama geldiğini bilmiyorduk ama bizler, Lefkoşa ekmeğine, hem de her türlüsüne, “francola” derdik.
İnsanoğlu bir türlü tatmin olmuyor. Şimdi de taş fırında pişmiş hakiki köy ekmeğini ve çöreğini özlüyorum. Demek ki neyi bulamıyorsan onu özlüyorsun.
































